“ŞÊX EVDIREHÎM ASLA TESLİM OLMAZ!”

BÜYÜKLERİNE SÖYLEŞÊX EVDIREHÎM ASLA TESLİM OLMAZ!”

Röportaj: MALMÎSANIJ

“Kitabı yazıldı bazı hunharların dünyada
ama Deli Fikri’nin kitabı yazılmadı henüz
görüyor musun Pîran!
Onunla korkutularak uyutuluyorsa da çocuklarımız
Deli değildi Deli Fikri.
Ola ki insan kasabı,
ola ki bir sadist,
ola ki kemalistti
ama deli değildi Deli Fikri inan.
Hangi deli öldürebilmiş bunca insan?”

Yazıya dökülen sözlü tarihimiz çok azdır. Eğer yazıya dökülürse bunun modern tarihimize büyük katkıları olur. Yaşlılar, bildiklerini, anılarını ve deneyimlerini yazmazlarsa, ya da onlarla konuşulup bunlar yazıya dökülmezse, öldüklerinde onlarla birlikte bildikleri, anıları ve deneyimleri de toprağa gömülür. Yazık olur.

Şêx Tahir’in oğlu Fexredîn ile Temmuz ayında [2005] konuştum. Ehmedê Dirihî ile Fexredîn’in oğlu M. Tahir bu sohbetimiz esnasında bizimleydiler. Onlar da zaman zaman bazı konularda düşüncelerini söylediler. Kişi olarak tarihi sever ve olanaklarımın elverdiği oranda tarihsel konuları okur, sorarım. Şêx Tahir’in oğlu Fexredîn ile sohbetimizden sonra, tarihe olan ilgime rağmen kendi yöremin tarihini bile henüz yeterince bilmediğimi anladım. Belki bazı okuyucular da bu röportajı okuyunca kendi bilgileri konusunda aynı kanıya varırlar.

Adından anlaşıldığı gibi, kendisiyle konuştuğum Fexredîn Dayı, Şêx Tahir’in oğludur. Şêx Tahir ise Şêx Seîd’in (Şeyh Sait’in) kardeşidir. Röportaj boyunca Şêx Seid’in diğer iki kardeşi olan Şêx Mehdî ve Şêx Evdirehîm’in adları sa sık sık geçecektir. Bunlardan Şêx Tahir 01.01.1970’te, Şêx Mehdî 28.04.1969’da ölmüşler. Şêx Evdirehîm 1938’de şehit düşmüş (1).

Belirtmem gerekir ki Şêx Tahir’in oğlu Fexredîn ve onun oğlu M. Tahir’in şiveleri de dikkat çekiciydi. Konuştukları Kırmancca (Zazaca), şive olarak belli bir köyün veya ilçenin şivesi değildi. Bunun nedeni, onların farklı yörelerle ilişkilerinin olmasıydı ve bu husus, şivelerine de yansıyordu. Baba ile oğulun konuştukları dil arasında da belli bir farklılık vardı. Örneğin baba, Türkçedeki “o” anlamında Kırmancca “yê” sözcüğünü kullanırken oğul bunun yerine “jey” sözcüğünü kullanıyordı; baba Türkçedeki “at” anlamında “astor” derken oğlu “istor” diyordu.

Malmîsanij: Fexredîn Dayı, hangi tarihte doğmuşsunuz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Ben 1929 yılının onbirinci ayında, Pali’nın (Palu’nun) Xoşmat köyünde doğmuşum. Xoşmat, esasen eski bir Ermeni köyüdür. Orada çok arazi vardı, Şêx Seîd Olayı’ndan birkaç yıl sonra, 1928’de af çıktı. Aftan sonra devlet, büyüklerimize “Gelin rahat durun, sesinizi çıkarmayın, bunun karşılığında size arazi ve mülk verelim” dedi. Bizimkiler de “olur” dediler.

Baxîn Köyü’nde Şêx Mehdî Efendî’ye yer verdiler. Baxîn de eski Ermeni köyüdür.

-O köy de Pali’ya mı bağlıydı?

Fexredînî Şêx Tahirî: Evet. Sîrin Köyünü de Şêx Evdirehîm Efendî’ye verdiler.

-Sîrin hangi köye yakındı?

Fexredînî Şêx Tahirî: Weşîn Köyü’ne. Xoşmat’ta bize on yedi parça arazi verdiler. Her parça yaklaşık olarak on ölçek tahıl ekilebilecek büyüklükteydi.

Orada dört yıl kaldık. Dört yıl boyunca babam orada çiftçilik yaptı, tarımla uğraştı. Amcam Şêx Evdirehîm Sîrin’deydi. Daha sonra orada olay çıkardı.

-Ne olayı?

Fexredînî Şêx Tahirî: Olayını sana anlatayım. Yirmi-otuz arasında bellibaşlı ünlü kanun kaçağı vardı. Mesela Zaza Huso, Hesenê Began, Weşinli Hecî Talib filan gibi. Bunlar Sîrin’e geliyorlar.

-Zaza Huso nereliydi?

-Onun köyünün adını şu anda hatırlamıyorum

Ehmedê Dirihi: Biz Zaza Husoya “Husî Wasmûnûn” deriz, onun Wisi Wasmûnûn adında bir yeğeni varmış, birliktelermiş.

Fexredînî Şêx Tahirî: Bu kanun kaçakları kalabalıktılar, çoktular. Devlet, “Şêx Evdirehîm bu kanun kaçaklarını himaye ediyor” diyordu. Qerebegan’dan 15-20 kişilik bir jandarma müfrezesini Şêx Ewdırehîm’in üzerine yolluyorlar. Amaçları onu yakalamak.

Kêdaglı Qere Elî ve Mus vardı. Bunlar, tabir caizse “cahş”tılar, çeteydiler. Önlerinde bunlar olmak üzere müfreze Sîrin’in yukarısına geliyor.

Şêx Evdirehîm dürbünle bakıyor, müfrezeyi ve beraberindeki Qere Elî ile Mus’u görüyor.

Sîrin’in aşağısında bir değirmen var, o sırada kanun kaçaklarının hepsi o değirmendeler. Dayımız Mela Hesenê Kurdî (Hesen Hişyar) vardı, o da kanun kaçaklarıyla berabermiş.

-Evet, Hesen Hişyar yazdığı kitapta bu olayi anlatıyor.

Fexredînî Şêx Tahirî: Tahminime göre bu olay 1933 yılında oluyor. Şêx Evdirehîm’in oğullarından Zilkîf, o zamanlar herhalde henüz on yaşındadır. Şêx Evdirehîm, oğlu Zilkîf’e “Değirmene git ve onlara jandarmaların köyün yukarısında olduklarını söyle” der. Şêx Evdirehîm, müfreze Zilkîf’e bir şey yaparsa niyetleri kötü demektir diye düşünüyor.

Zilkîf gider gitmez bunlar silah sıkıyorlar, kurşunlar isabet etmeyip ön tarafına düşüyor. Zilkîf zar zor değirmene giriyor, Şêx Evdirehîm de mevzi alıyor ve onlara silah sıkmaya başlıyor. Çatışma oluyor. Qere Elî, Mus ve iki-üç jandarma o çatışmada öldürülüyorlar.

Devlet zaten bahane arıyordu.

M. Tahir: Birşey söyleyebilir miyim?

-Buyur, söyle.

M. Tahir: Daha önceleri babamın ve başka kişilerin bana söylediğine göre, Şêx Evdirehîm o sırada damın üzerinde bulunuyormuş. O evin içinde bir dut ağacı varmış. Dut ağacı kurumamış, tam evin içindeymiş, dalları damın üzerine geliyormuş. Demek ki evi, ağacın gövdesi içerde kalacak biçimde yapmışlar. Şêx Evdirehîm, damın üzerinde bu dut ağacının gövdesine dayanarak nişan alıyor, onlara sıkıyor ve köyün yakınında bir taşın arkasında mevziye yatmış olan Qere Elî’yi vurup öldürüyor.

Pali’nın Guma köyünden Mela Îbrahîm vardı, o çatışmayı görmüştü. Kendisi bana, “Şêx Evdirehîm, çatışma boyunca damın üzerindeki o mevziden ayrılıp aşağı inmedi” demişti. Mela Îbrahîm, “Ben yirmi yaşlarındaydım, beni alıp beraber götürdü” demişti.

Fexredînî Şêx Tahirî: Ondan sonra 1933’te, devlet İskan Kanunu çıkardı. Bizim sürgünden haberimiz yoktu. Büyüklerimiz rahatlıkla silahlı dolaşıyorlardı. Babam, amcam Şêx Mehdî, Şêx Evdirehîm ve diğerleri Pali’ya ve köye silahlı gidip geliyorlardı. Yani biz serbesttik. O sırada Elezîz valisi Cemal Bardakçı, Pali kaykamına telefon ediyor ve “Şêx Tahir ile Şêx Mehdî’yi bana yolla” diyor. Şêx Mehdî, bu işlerde biraz daha hassastı. Babam ona “Vali bizi çağırıyor” deyince, diyor ki “Sen git, ben gelmiyorum”. Babam “neden?” diye sorunca. Şêx Mehdî “Niyetleri kötü, niçin ikimiz birlikte gidlim?” diyor.

Sonuçta babamla Şêx Mehdî, atlara binerek birlikte Elezîz’e, valinin yanına gidiyorlar. Vali onlara kahve fîlan ikram ediyor ve sohbetten sonra diyor ki: “İstemiyerek söylüyorum ama bu Atatürk’ün emridir”. Şêx Mehdî babama, “Ağabey sana demedim mi?”

Ondan sonra bizi sürgüne gönderdiler.

Devlet güçleri bize el atınca Şêx Evdirehîm Efendî meseleyi anladı ve arkadaşlarını alarak Suriye’ye gitti. Zaten Şêx Evdirehîm her zaman dağda silahlı dolaşıyordu ve tetikte idi. Çünkü devlete güvenmiyordu. Babamla Şêx Mehdî o zaman köyde kalıyorlardı; çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşıyorlardı, diğer köylüler gibi olmuşlardı fakat Şêx Evdirehîm devletçe aranan kanun kaçaklarını besliyordu. Devlet yetkilileri, “Sana köy ve arazi verdik, buna rağmen durmuyorsun” diyorlardı. Fakat o yine arananları besliyordu.

-Elezîz Valisi, Sîrin Çatışması’ndan önce mi, sonra mı Şêx Tahir ile Şêx Mehdî’yi çağırdı?

Fexredînî Şêx Tahirî: Şêx Evdirehîm Amca, o çatışmadan sonra teslim olmamıştı. Eş ve çocuklarının tümü köyde kalmıştı. Üç tane eşi vardı.

-Sizin babanızın kaç tane eşi vardı ve nereliydiler?

Fexredînî Şêx Tahirî: Babamın dört tane eşi vardı, dördü de sürgüne gönderildi. En büyüğü Asîya Xanim, Serdêli Şêx Mehemed Efendî’nin kızıydı. İkincisi Amîna Xanim, Dara Hêni ağalarından birinin kızıydı, Kuparlıydı. Benim annem olan üçüncüsü yine Serdêliydi ve Hesenê Hişyar’ın amcasının kızıydı. Dördüncüsü ise Roticonlu, Derê Nehalıydı. -Roticon Dara Hênî’ye bağlıdır.-

-Bu dört eşten kaç kardeştiniz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Yirmi altı kardeştik. Bunlardan on dördü ölmüş, on ikisi sağdı.

-Sürgün esnasında kaç erkek, kaç kız kardeştiniz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Biz üç erkek kardeştik: Zilkîf, Necmedîn ve ben Fexredîn. Ben dört yaşındaydım, Necmedîn benden büyüktü, Zilkîf ise zaten evliydi.

Kızkardeşlerim ise Sidîqe, şimdi İzmir’dedir. Fatma Almanya’dadır. Üçüncüsü olan Rabia, Tahsin Ekinci’nin eşidir. Dördüncüsü Feyziye’ydi.

Biz üç erkek ve beş kızkardeş sürgün öncesinde vardık. Demek ki bir erkek kardeşimiz ile üç kızkardeşimiz de Trakya’da sürgünde doğmuşlar. Kardeşim Bahadîn benden küçüktü, kalp krizi sonucu öldü.

-Siz kendiniz sürgün edilişinizi hatırlıyor musunuz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Hayal meyal hatırlıyorum. Mersin’i, gemiyi falan hatırlıyorum.

-Sürgüne gidiş günlerinden başkaca neleri hatırlıyorsunuz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Bizi Xoşmat’tan alıp getirdiklerini hatırlıyorum. Bizi ve Şêx Mehdî’nin ailesini oradan Dîyarbekîr’e getirdiler. Şêx Evdirehîm’in ailesini de Pîran’dan alıp getirdiler ve hepimizi bir binaya yerleştirdiler. Şêx Mehdî’nin o zaman iki oğlu vardı: Husamedîn ve Hîşyar.

-Ferat henüz doğmamış mıydı?

Fexredînî Şêx Tahirî: Hayır, Ferat Trakya’da doğdu.

-Şêx Mehdî’nin kaç eşi ve çocuğu vardı?

Fexredînî Şêx Tahirî: O zaman bir eşi vardı. Diğer eşi Fatma hizmetçileriydi, onunla sonra evlendi. Oğulları: Husamedîn, Hîşyar, Ehmed ve Ferhat.

Husamedîn’i biliyorsun, sonradan Pîran belediye başkanı oldu. Hîşyar ve Ferat öğretmendiler. Hîşyar, sen Pîran’da iken orda değil Xulaman’da idi. Ehmed şimdi Mersin’de kalıyor; gözlerinden rahatsız.

-Biz yeniden sürgün konusuna dönelim.

Fexredînî Şêx Tahirî: Hepimizi Dîyarbekîr’e getirdiler. İki ay sonra Elezîz’e geri götürdüler. Elezîz’den de alıp sürgüne gönderdiler.

-Şêx Evdirehîm’in eşlerini de sürgüne gönderdiler mi?

Fexredînî Şêx Tahirî: Evet, iki eşini, yani Zora ve Medîne Xanimı. Daha önce de belirttiğim gibi, onun üç eşi vardı. Medîne Pîranlıydı. Pîran’da Axan (Ağalar) diye bilinen ailedendi, bu aileden olan Axa ile Ubeyd’in kız kardeşiydi. Zora Xanim, Pali’ya bağlı Meman Köyü ağalarından birinin kızıydı. Zibeyde Xanim da Kuçuk Efendî ailesine mensuptu.

Zora Xanim’ı köyden alıp Pîran’a, ordan da Dîyarbekîr’e götürmüşlerdi. Çok değerli bir hanımdı. Bir yüzbaşı “Haydi” diyor. O “nereye?” diye soruyor. Yüzbaşı “Sizi Dîyarbekîr’e götüreceğiz” diyor. Zora Xanim “Tamam, geliyorum” deyince, o da “Haydi öyleyse” diyor. Bunun üzerine Zora Xanim yüzbaşıya diyor ki: “Beni yayan mı götüreceksiniz? Benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben Şêx Evdirehîm’in eşiyim! Ben, âbâ ve ecdadımdan yayan yolculuk etmedim, buradan Dîyarbekîr’e nasıl yürürüm?” Sonunda gerçekten yüzbaşı onu atlı olarak götürmüş.

M. Tahir: Pîran’da Sabri adında bir subay varmış. Demek ki by merhametli biriymiş. Şêx Seîd Olayı’ndan sonra Pîran merkezinin kontrolü bür süre onun elindeymiş. Pîran çevresinin kontrolü ise Delu Fikri’nin elindeymiş. Biliyorsun Deli Fikri çok zalimmiş. Pîranlı birçok yaşlı kişiden duydum, Pîran’ın yakılmasını bu Sabri Bey engellemiş. “O olmasaydı Deli Piran’ı yakardı” diyorlar.

Sebri Beg, Şêx Evdirehîm’n bu eşini Xiraba’da yakalıyor fakat ata bindiriyor. “Bu Şêx Evdirehîm’in eşidir, bir bayandır, yazıktır” diyerek ata bindirip Dîyarbekîr’e getiriyor.

Dîyarbekîr’de onu hapse atıyorlar. Küçücük kızı da beraberindeymiş. O kız çocuğu Dîyarbekîr’de hapishanede ölüyor. Düşün ki o kız ölüyor ama üç gün kefenleyip defn etmiyorlar, o çocuğun ölüsü üç gün annesinin yanında hapishanede kalıyor!

-Sürgüne gidişi anlatıyordunuz.

Fexredînî Şêx Tahirî: Bizi Malatya’ya kadar at arabasıyla filan götürdüler. Malatya’dan trenle Mersin’e götürdüler. Mersin’de Kürt hamallar vardı, bize biraz yardım ettiler. Meyve ve sebze getirip veriyorlardı; ordaki Türkler çirkin davranıp “Bunlar Kemal’in askerlerine karşı gelmiş, nasıl bunlara yardım edersiniz?” diyorlardı.

Mersin’den gemiye bindik. Acayip bir gemiydi. Şimdikiler gibi süraatli değildi. “Dilenci gemisi” derler; her limanda yük bindirip indirirler filan. Biz on beş gün denizde yolculuk ettik.

Hâlâ hatırlarm, gemide bir adam vardı, sürekli kusuyordu. Nedenini sordum, “gemi çarpmış” dediler.

Velhasıl bizi götürüp Tekirdağ’da indirdiler. Orada ailemizi Tekirdağ’ın Şarköy, Malkara, Saray ve Hayrabolu ilçelerine dağıttılar.

Şêx Evdirehîm’in iki eşini, yani Zora ile Medine’yi biribirinden ayırdılar. Birisini Mürefte Nahiyesi’nin merkezine -Mürefte o zaman Şarköy İlçesi’ne bağlıydı-, diğerini de Mürefte’ye bağlı Kirazlı Köyü’ne sürdüler.

Bizi Malkara İlçe’nin merkezine verdiler. Büyük kardeşimiz Zilkîf’i bizden ayırıp Saray’a yolladılar. Zilkîf o zaman evliydi. Önce bizi de bir köye göndermek istemişler. Babam “Ben merkezde kalmak istiyorum” demiş, onlar da razı olmuşlar. O zamanlar Malkara’nın nüfusu beş bin kadardı.

Şêx Mehdî Efendî’yi de Hayrabolu’ya verdiler. Bizimle onlar arasında dokuz saatlik bir yol vardı. Bizden bir yıl sonra, Şêx Elîrizagili Kırklareli’nin Vize İlçesi’ne bağlı Sergen Nahiyesi’ne getirdiler.

Pîran’dan Şêx Evdirehîm’in baldızı Emine, onun beyi Mehmed Çawiş ve Şêx Evdirehîm’in kayınbiraderi Sefer Axa’yı da sürgün edip Trakya’ya getirdiler.

-Hangi Sefer Axa? Seferê Qudoy Amca mı?

Fexredînî Şêx Tahirî: Evet, Seferê Qudoy. Axa ve Ubeyd adlı iki kardeşi şehit düşen Seferê Qudoy.

-Malkara’da kaldığınız evi hatırlıyor musunuz?

Fexredînî Şêx Tahirî: İyi hatırlıyorum. İki katlı bir evdi. Herhalde Ermenilerin eviydi. Ermenileri öldürmüşlerdi, evleri hep boştu. Çatısı tahtadan bir evdi. Tahtaları siyahlaşmıştı, çok eski bir evdi. Pencereleri camsızdı. Bir zamanlar okul olarak da kullanılmış.

-O zaman Türkçe biliyor muydunuz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Hayır, hayır, Türkçe ne gezer! Biz Xoşmat’tan gitmiştik. Xoşmat’ta Kırdkî (Zazaca) konuşurduk. Annem Kurmancdı, evde Kurmancî (Kurmancca), dışarda ise Kırdkî konuşurduk. Evde de bazı bacılarımla Kırdkî, bazılarıyla Kurmancî konuşurdum.

-Niçin böyleydi?

Fexredînî Şêx Tahirî: Bazılarının annesi Kurmanc bazılarınınki ise Kırddır (Zazadır).

-Türkçe bilmeyişinizden dolayı orada güçlük çektiniz mi?

Fexredînî Şêx Tahirî: Dur onu söyliyeyim. Daha oraya yetişir yetişmez Türkler, “Kürt! Kürt!” demeye, “Atatürk’e karşı gelen Kürtler geldi” demeye başladılar. Bizi kovalarlardı. Hani affedersin insan nasıl köpeğe taş atarsa aynen öyle! İntibak edinceye kadar çok eziyet çektik.

Kışın o evde perişan olduk. Babam gitti çiriş, kağıt ve mukavva buldu getirdi; onlarla pencereleri sıkıca kapadı. O kış soğuktan, affedersin küçük aptesimizi tutamıyorduk Bahar gelince babam “Artık bu evde kalmıyacağım” dedi.

-Sürgünden önce köyde durumunuz iyi miydi?

Fexredînî Şêx Tahirî: İyiydi, Çiftçilik ve hayvancılık yapıyorduk. Geçimimiz çok iyiydi. Sürgünde birden o kötü duruma düştük. Babam Hêni’nin Serdêsinde yaşarken tapulu arazisi vardı. O tapuları beraberinde getirip hep muhafaza etti. Sürgünde onları gösterip “Bakın ben ülkemde mal mülk sahibiyim” diyordu. Yani bize sürgünde verdikleri bedelsiz değildi.

Sürgün edildiğimizde babamın yüz-yüzelli altını vardı. Yılda yaklaşık olarak on tanesini bozdurup, tahıl filan satın alırdı, geçinirdik.

Babam başka bir ev kiraladı, o ilk evden çıktık. Boxuz adında bir Ermeni’ye komşu olduk.

Serkis adında Ermeni bir doktor vardı. Çok iyi bir insandı. Bize çok iyilikleri dokundu. Bütün hastalarımızı tedavi ederdi.

Yeni evimiz dört odalıydı. Her odada babamın bir eşi kalıyordu. Ev sahibesi ihtiyar bir hanımdı. İkide bir, “Nedir bu, lank lank kapıları vuruyon, bizi rahatsız ediyon!” derdi.

O kışı o evde geçirdik; sonra babam başka bir ev buldu. Bu ev eski fakat çok güzeldi. Yeni kurulmuş bir mahallede idi. Bahçesi de vardı. Üç katlıydı ve büyük bölümü ahşaptı, çok az bir bölümü de taştan yapılmıştı. Sürgündeki üçüncü evimizdi. Bahar gelince, babam o evi yıkıp yeniden yaptı; evi güzelleşti. On iki yıl o evde kaldık.

-Orada mı okula başladınız?

Fexredînî Şêx Tahirî: Okul okumadık ki! Orada hiçbirimiz okula gitmedik.

-Niçın? Okul mu yoktu yoksa siz mi gitmediniz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Okul vardı. Babam kızmıştı, “Kemal’in mektebine göndermiyeceğim” diye inat etti. Evde okuduk. Babam bize ders veriyordu. Hem Arapça, hem Türkçe. Türkçeyi çabuk öğrendik. Ben, hem babamdan hem de sokakta yazı yazmayı öğrendim.

Babam evde Türkçe konuşmamıza müsaade etmezdi. Direktif verirdi, “Dışarda ne kadar Türkçe konuşursanız konuşun, serbestsiniz, fakat evde kendi dilinizi konuşun” derdi. Yoksa dilimizi unuturuz. Evin içinde tek kelime de Türkçe konuşursanız kabul etmem!”

-Ne zamana kadar orada sürgünde kaldınız?

Fexredînî Şêx Tahirî: 1933’te gittik, 1947’de af çıktı, ülkeye geri döndük. Yani on dört yıl yedi ay sürgünde kaldık.

Af çıktığı zaman, ben burdaydım. Aftan önce, Haziranda ayında kaçak olarak ülkeye gelmiştim.

-Nasıl geldiniz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Kaçtım, geldim.

-Trenle mi geldiniz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Evet, trenle.

Aslında ben iki defa kaçtım. 1945’te annemi getirip Çêrmûg Kaplıcası’na götürdüm.

-Dîyarbekîr’in Çêrmûg’u mu?

Fexredînî Şêx Tahirî: Evet. Henüz on beş yaşındaydım. Açıkgözdüm. Babam kabiliyetli olduğumu anladı. Biz orada zor geçiniyoruz, burada dost ve ahbaplar biraz yardım ediyorlar filan. 1946’da tekrar geldim.

burada bir olay anlatayım. Malkara’da bir Domuzcu Ahmet Efendi vardı. Onun bir oğlu vardı, adı şimdi aklıma gelmiyor; bizi çok severdi. Temiz bir çocuktu. Bir de Qadoy Ela adında Dêrik’ten [Dêrika Çiyayê Mazî’den] biri vardı. Evdirehman, Kemal ve Bedirxan adında üç oğlu vardı. Onların bir kardeşleri sonraları Dêrik’te belediye başkanı oldu, birkaç yıl önce öldü. Soyadları Mercan’dır. Bu Dêrikliler de sürgün olarak Malkara’ya gelmişlerdi. Çok cesurdular. Zaten onlar oraya ulaşınca biz kurtulduk. Bizim hamimiz oldular. Bir gün Dêrikli Kemal, Domuzcu Ehmed’in bu oğlunu dövdü. Ondan para istemiş, vermeyince dövmüştü. Evdirehman mülayimdi fakat diğer iki kardeşten orada herkes korkardı. Malkara’da onlar nara atıp bağırınca, başçavuş da korkudan sesini çıkaramazdı. “Bütün Malkaralıların anasını s…” diye küfrederlerdi. Sinema ilçeye yeni gelmişti. Bir gün ben ve Domuzcu Ahmet Efendi’nin oğlu sinemada film izliyoruz. Film de Atatürk’ün seyahati ile ilgili. Atatürk’ün Dîyarbekîr ziyareti filan. Atatürk Maden’e Dîyarbekîr’e filan gitmiş; filmde oralar gösteriliyor. “Yakında oraya gideceğim” dedim. Boş bulunup öyle dedim. Gerçekten de iki-üç gün sonra gideceğim. “Gidersen seni şikayet ederim” dedi. Niçin o sözü söyledim, keşke söylemeseydim diye düşündüm. Ona kızdım, güzel bir park vardı, gidip orada yalnız başıma oturdum. Baktım o da arkadaşlarıyla gelip biraz ötede bir yere oturdu. Dedi ki: “Akşam bir şey söylemiştim. Sakın ciddiye almıyasın. Gidip gitmeyeceğin beni ne ilgilendirir”.

İtiraf etmek gerekir ki o ilçenin halkı çok iyiydi. Önceleri biraz kötülük yaptılar fakat sonra babamın bilgili bir insan olduğunu görünce bize çok iyi davrandılar. Babam aftan sonra ülkeye dönünce, belediye reisi ile halktan 400-500 kişi ortak imzalı telgraflar göndererek “Seni bu kaza istiyor. Boşlukta kaldık, gel buraya” dediler. Babam onlara gönderdiği cevapta “Çok teşekkür ederim, burası memleketim, oraya gelmiyeceğim” dedi. Orada, İkinci Dünya Savaşı sırasında babam günü gününe savaşı takip eder, onlara haberleri aktarır, yorumlarda bulunurdu. Radyo ve gazeteleri babamdı.

-Şêx Mehdî Efendîgili Hayrabolu’ya sürgün ettiklerini söylemiştiniz. Onlarla görüşür müydünüz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Biz de eziyet çektik ama Şêx Mehdî daha çok eziyet çekti, çok perişan oldu. Biz yine çalışıp geçiniyorduk. Ama o daha yoksuldu. Çalışacak kimsesi yoktu. Büyük oğlu Husamedîn askere gitmişti.

-Siz ne iş yapıyordunuz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Gazete bayiliği yapıyorduk. Babam bir gün İstanbul’a gidiyor. Orada Cemal Bardakçı’yı görüyor. Daha önce de sana bahsetmiştim, Cemal Bardakçı sürgün eildiğimiz esnada Elezîz valisiydi. Sonra emekli olup İstanbul’a yerleşmişti. Orada “Babacan” adında haftalık bir gazete yayımlıyordu. Kendisi aynı zamanda gazetenin başyazarıydı da. Babam İstanbul’da onu görüyor ve “Bizi sürgün ettin, geçimimizi sağlıyamıyoruz” diyor. O da “Size gazetemi yollayayım, orada satın, kaç tane satılırsa ona göre ücretinizi öderiz” diyor.

Malkara halkı çoğunlukla Köroğlu gazetesini okurdu. Köroğlu da haftalıktı. Bize yüz tane “Babacan” gelirdi, ben satardım. Bu işin maddi olarak bize faydası oldu.

Malkaralılar “Yahu Köroğlu getirip sat” derlerdi fakat biz “Babacan” satardık. Çocuklar “Babacan’ı, kim öldürdü o sıçanı?” derlerdi.

Günlük gazeteleri de getirirdik: Cumhuriyet, Son Posta, Vakit… Onları da satardık.

-Bize Şêx Mehdî’den bahsediyordunuz, isterseniz devam edelim.

Fexredînî Şêx Tahirî: Haa, Şêx Mehdî Amca’dan bahsediyorduk. Bir gün babam “Gidip Mehdî’yi görelim” dedi. O zaman bir eşeğimiz vardı. Babam eşeğe bindi, ben de yaya; gittik. Sanırım Hayrabolu bize 45-50 kilometrelik uzaklıktaydı. O zaman araba yoktu. Ne Hayrabolu’ya, ne Uzunköprü’ye ne de  Şarköy’e araba yoktu. At arabasıyla veya hayvanla gidilirdi.

Şêx Mehdî Amca’nın evine gidip orada yaklaşık olarak on gün kaldık. Bir gün, nasıl oldu hatırlamıyorum, Şêx Mehdî’nin oğlu Hîşyar Türkçe bir şeyler söyledi. Bunun üzerine Şêx Mehdî gözlüklerini takıp bana “Duydun mu? Hîşyar Türkçe konuştu!” dedi. Hîşyar’a “Türkçe konuşmanın cezasının olduğunu bilmiyor musun? Bir saat tek ayak üzerinde duracaksın. Yarım saat sağ, yarım saat sol ayak üzerinde” dedi. Benim elime de ufak bir çubuk verip “Sen de başında bekleyeceksin, ayağı yere değmeyecek! Parmakları yere değerse bu çubukla vuracaksın!” Beni “infaz memuru” yaptı! Hîşyar mecburen tek ayak üzerinde durmaya başladı. Mehdî amcam çok sinirliydi, kızdığı zaman kimse korkusundan sesini çıkaramazdı.

O karşıda gazetesini okuyordu. Ben kaç defa vurdum, sonunda Mehdî Amca baktı ve “Bu defa seni af ediyorum ama bir daha olmayacak!”

Şêx Mehdî Amca çok gazete okurdu. Parası olsun olmasın mutlaka günlük gazete okurdu. Benim babam onun kadar okumazdı.

Bir süre Şarköy’e gittik. Babam bizi yolladı. Şêx Zilkîfgil daha bir perişandılar. Çiftçiydiler.

-1946’da ikinci defa devlet yöneticilerinin bilgisi dışında Malkara’dan ülkeye döndüğünüzü söylemiştiniz. Demin bahsedecekken, yarım kaldı. İstreseniz o dönüşünüzü anlatınız.

Fexredînî Şêx Tahirî: Trenle Dîyarbekîr’e geldim. Trende çok güçlük çekerdik, çünkü trenle asker sevkiyatı da yaplıyordu, içinde boş yer olmazdı. Tren yolculuğum üç gün üç gece sürmüştü. Çok yorgun düşmüştüm. Dîyarbekîr’e varınca Çarşiyo Veşate’de bir kahvehaneye gittim. Bir çay içip sırtımı duvara dayadım; uyumuşum. Biliyorsun Dîyarbekîrliler biraz kaba olurlar; biri gelip “Qax [kalk] ulan burası otêl mi? Git otêle!” dedi. Hasan Paşa Hanı’na gittim, iki lira ödeyerek bir gece orada yattım.

O hanın gözleri birer otel odası gibiydiler. Zaten otel pek yoktu. Balıkçılarbaşı’ndaki Çiçek Palas en lüks oteldi. Onun bulunduğu yerde şimdi Vakıfbank’ı inşa etmişler.

İkinci gün garaja gittim. Garaj Dağ Kapısı’ndaydı, ağabeyin Hüseyin’in bürosuna yakındı. Garajda Licêli Mehmet Dündar’ın kardeşi vardı. Pek milliyetçi biriydi. Orada beni Hêni’ye kadar götürmeleri için beş lira ödedim. Hêni’ye, dayılarımın evine gideceğim.

Arabaya binip gittim ama Hêni’nin içine girmek istemedim. O zamanki kıyafetim biraz batı tipiydi; jandarmalar görseler bu neyin nesidir diye şüphelenebilrlerdi. Hêni’nin Cumayîg Köyü’nün aşağısında indim. Teyzemin bir kızı Cumayîg’de evliydi, adı Fatma –Allah rahmet eylesin-. Onun evine gittim.

Artık kısa keseyim. Beş-altı ay ülkede kaldım. Dara Hênî’ye, Solaxan’a, Varto’ya kadar gittim. Oralarda bize yardım eden dostlar vardı, onların yanına gittim. Bu arada iki yerde ihbar edildim:

Licê belediye başkanı Ebdulhemîd’in Qasim Çawuş adında bir kardeşi vardı, bizim köyden evliydi. Bizim köyde kalıyordu. Soyadları Tekin’dir. Kardeşine “Şêx Tahir’in oğlu gelmiş buralarda dolaşıyor”. O da kaymakama haber gönderip “Şêx Tahirin oğlu sürgün yerinden gelmiş, burda para topluyor” diyor. Bunun üzerine bayram gecesi, bir çavuş ile iki jandarma köye geldiler. Ben şüphelendim ve o gece köyde kalmayıp Gomey Saxata’ya gittim. Saxata, Licê’nin bir mezrası olup Serdi’nın aşağısında ve Dêrqam Köyü’ne yakındır. Serdi’de arazimiz vardı. Gomey Saxata da bizimdi. Oradaki arazimizi gizlice icara vermiştik. İcara verdiğimiz arazinin gelirini toplamak istiyorum. Orada, aslen Ermeni olup sonra Müslümanlığı kabul etmiş olan bir adam vardı. Bir kahya gibi babamın mal ve mülkünü yönetiyordu.

Mihê Mahmudî’nin evine gittim. Mihê Mahmudî çiftçiydi. Ordayken teyzemin oğlu Sidîk geldi. Peşimden gelmiş. Ağlamaklı bir şekilde dedi ki: “Seni şikayet etmişler, jandarmalar babamı alıp götürdüler. Sakın köye gelmeyesin!”

Şafak vakti uyandım. Bayram günü, herkes bayramı kutluyor; ben yoldayım.

Comela’ya gittim. Kürtlük işte. Sofra kurmuşlar. Penderuti (penduriti) gibi en güzel yemeklerini ortaya koymuşlar, fakat boğazımdan geçmiyor. Çünkü bayram keyfim bozulmuş, yalnız başıma yabanda dolaşıyorum.

Comela’nın muhtarı Hecî Emîn, babayiğit birisiydi; elleri kocamandı, iriyarıydı. Hecî Emîn kaymakam ile yüzbaşının köye geleceklerini söylediklerini belirtti. Aslında onlar başka bir nedenle köye gelecekler. Fakat devlet görevlilerinden söz açılınca, ben “Artık bu köyde kalmaycağım” dedim. Biraz yemek yiyip yola koyuldum.

Licê’nin Xana Kela Köyü’ne gittim. Sonra, yine Licê’nin bir köyü olan Marke’ye gittim. Marke, adeta sınırın dışındaydı. Kürdistan’ın başka bir şehriymiş gibi. Markeliler cesurdular, orada fesatlık yoktu; bizi çok severlerdi. Muhtarları da iyi bir insandı.

Marke’den Botîyan’a, Mistan’a, Murtezan’a gittim. Bu üç köy halkı eskiden beri aşiret mensubuydu, bize çok bağlıydılar.

Emer Axa’nın (Emê Faroy’un) Kaxkîg adındaki köyünün yukarısında Remware var. Remware Ehmê Husî’nin köyüdür. Şêx Seîd Olayı’ndan sonra, aranan kişiler dağlardaydılar. Ehmê Husî de aranıyordu. Pişarî ailesindendi. Teslim olmuyordu. Devlet köylüleri sıkıştırıyor, kısmen parayla kısmen de zorlayarak. Velhasıl köylüler “Ehmê Husî’yi öldürmeden [devletin elinden] kurtulamayız” diyorlar ve Sîwaney’de onu yakalamak için saldırıyorlar. O da teslim olmuyor ve “alın size!” deyip silahla karşılık veriyor. Ehm, köylülerden on bir kişi öldürdükten sonra ancak öldürülebildi. Öldürdüklerinin çoğu da akarabalarıydı. Derlerdi ki, çavuş ölüsünün üzerine gitmiş ve “İnsan böyle bir yiğidi öldürür ama bu kadar delik deşik etmez!” demiş.

Ben Remware’ye, Mela Selê Wisî’nin evine gittim. Köy katibinin eşi Xemse çıkıp geldi. Xemse Markeliydi. Arap asıllı olan kocası Siirt’den Solon’a (Tuzla’ya) atanmış. Înhisar yani Tekel, Marke’de tuz üretiyor; onu oraya memur olarak atamış. Xemse, imama “Mela, bu çocuk nereli?” diye sordu. O da “Şêx Tahir Efendî’nin oğludur” dedi. Xemse, bana da “Şêx Tahir’in hangi karısının oğlusun?” diye sordu. “Gulî’nin oğluyum” dedim. “Deme be! Gulî ile kaçak olarak gümelerde birlikte çok kaldık” dedi. Meğer annemle birlikte kanun kaçağı hayatı yaşamışlar. Xemse eve gidiyor ve demek ki kocasına “Şêx Tahir’in oğlu oradaydı” diyor.

İkinci şikayet orada oldu. Bizi sevmeyen Xemse’nin kocası gidip şikayet ediyor.

Bir-iki gün sonra Şiqa Tuti’de, muhtar Ehmed’in evinin salondaydım. -Bu muhtarın oğullarından Bayram Yılmaz şimdi Dîyarbekîr’de ORYIL adlı petrol istasyonunun sahibidir.- Muhtar’ın oğlu Mehmud geldi ve “Biliyor musun jandarmalar senin için gelmişler, aşağıdalar” dedi. Ben biraz endişelendim fakat jandarmalar Mistan’a doğru gittiler. Jandarmalar gittikten sonra Ehmed dönüp oğluna dedi ki: “Mehmud, niçin Şêx’e jandarmalar senin için gelmiş deyip onu korkuttun?” Bana da “Babanı bu dağda dört yıl koruduk” dedi.

Gerçekten de Şêx Mehdî Amca ile Şêx Elîriza Efendî gittiklerinde babam burada kaldı. Dört yıl gerilla savaşı verir gibi o dağlarda yaşadı. Onların komutanı babamdı fakat vurucu güç çoktu. Emer Axay Faro, Emînê Mikî, Mehme Elî Cewahîr gibi. Bütün bunlar çok değerli insanlardı. Sonradan devlet tümünün başını kesti.

Jandarmaların gidişinden sonra, “ben artık gidiyorum” dedim. Ehmed “Yoksa korktuğun için mi gidiyorsun?” dedi. “Hayır, hayır, zaten işim bitti, ondan gidiyorum”. Oğlunu yanıma kattı, Ulyan Köyü’ne gittim. Ulyan, Yexkîg Aşireti’nin köyüdür.

-Şêx Mehdîgilin yanına gittiğinizi söylemiştiniz. Şêx Mehdîgil, Şêx Evdirehîmgil ve diğer arkabalarınızla kolayca görüşebiliyor muydunuz? İstediğiniz zaman görüşmenize müsaade ediyorlar mıydı yoksa yasak mıydı?

Fexredînî Şêx Tahirî: Önceleri biraz güçtü. Sonra babam kaymakamdan izin isterdi, o da verirdi. Babamın izin alması gerekirdi fakat biz çocuklar izinsiz de giderdik.

Babam bir gün kendi kendine “ben burda durmayacağım” diye karar verir. Dört eşi ile sekiz çocuğunu orada bırakıp kaçar. Kaçmadan önce eve birkaç altın bırakır, “bunlarla idare edin, ben Suriye’ye, Şêx Evdirehîm’in yanına gidiyorum” der.

-Hangi yıl böyle yapmış?

Fexredînî Şêx Tahirî: İyi bilmiyorum, tahminen 1935’te filan.

Biz çocuklar bilmiyorduk fakat kadınlara söylemiş. Bir miktar altını da kemerine koyar, gece vedalaşarak çeker Tekirdağ’a gider.

Henüz Tekirdağ’a varmadan Kürtler’in bir hıyanetiyle karşılaşır, sana onu anlatayım. İran sınırına yakın Xelıkan Aşireti var. Bunlar İran Kürdistanı’nda çatışmışlar ve Türkiye’ye iltica etmişlerdi. Türkler de bunları Tekirdağ’a yollamışlardı. Orada arazi verip iskan ettirmişlerdi. Onların bir ağası varmış. Kürt olduğundan babam gidip o gece onun evinde kalır. Evi Tekirdağ’ın bir köyünde. Babam kaçak olduğu için arabaya da binmez, oraya yayan gider. O evde misafirken aptes almaya gider. Ev sahibi ağa, kemerindeki altınları görür. Altınları görünce niyeti kötüleşir, “Bunu öldürelim de altınlara el koyalım” der.

-Hazine bulmuş gibi!

Fexredînî Şêx Tahirî: Evet. Babam bir süre kanun kaçağı olarak yaşadığı için deneyimli; ev sahibinden kuşkulanır. Durumun iyi olmadığını, para için onu harcamak istediklerini anlar. Gece pencereden kaçıp Tekirdağ’a gider.

Tekirdağ’dan İstanbul’a, oradan Ankara’ya, sonra da Adana’ya gider. Adana’yı da geçer. Orada bazı akıllı Kürtler varmış, babama derler ki: “Efendî, şimdi nereye gidiyorsunuz?”. Babam “Suriye’ye gidiyorum” der. Onlar, “Şêx Evdirehîm’in iki eşi, sizin dört eşiniz, çocuklarınız Tekirdağ’da. Aralarında erkek yok. Bu çoluk çocuğu kendi başına bırakıp gitmeniz doğru olmaz” derler. Babam düşünüp taşınır, sonunda pişman olup Ankara’ya geri döner. Ankara’da birisi ona, “Git Mustafa Kemal’e söyle, belki sizi af eder” der. Babam düşünür ve “Yahu gidip Mustafa Kemal’den af dilersem, davamdan vazgeçmiş gibi olurum. Bana yakışmaz” diyerek gitmez. Çekip İstanbul’a gider.

İstanbul’da, onu tanıyan bir emekli komiser ihbar edip yakalatır. “Sürgün yerini niye terk ettin?” diye sorarlar. Babam da “rahatsızdım, doktora geldim” cevabını verir. O zaman da derler ki: “Niye kaymakama haber vermedin?”

Babam henüz dönmeden, annemi ve üvey annemi karakola götürüp ifadelerini alırlar. Babamın nereye gittiğini sorarlar. Onlar da bilmediklerini söylerler. Epey uğraşırlarsa da onlar yine bilmediklerini söylerler.

Söylenenlere göre, Malkara halkı, mahalledekiler babamın gittiğini gördükleri halde şikayet etmezler. Kürtler olsa şikayet ederlerdi.

-Şêx Mehdî de bazen yanınıza gelir miydi?

Fexredînî Şêx Tahirî: Hayır. O hiç gelmezdi, biz onun yanına giderdik. O hiç dolaşmazdı. Ne Şêx Elîriza Efendî’nin yanına ne de bizim yanımıza gelirdi. Hep odasındaydı. Çarşıya gider, gazete satın alıp eve döner, okurdu.

-Siz kendiniz 1946’da ülkeye dönmüştünüz. Aileniz, yani anne ve babanız ne zaman ve nasıl döndüler? Döndükten sonra ne yaptınız?

Fexredînî Şêx Tahirî: Af çıktıktan sonra, babam bir Licêliye mektup yolluyor. Bu Licêli babamın baldızının oğluydu. O mektubu getirip bize verdi. Mektupta, “Af çıktı, bu günlerde geleceğiz” deniyordu.

Ben Solaxan’a gitmiştim. Hîşyar ile dayılarımdan birine Şerefdîn Dağı’nın bir yaylasında rastladım. Hîşyar da kaçak gelmişti. Xinis’a gideceğini söyledi. Gitti, jandarmalar yakaladılar, ancak af çıktığı için serbest bıraktılar.

Serdi’ye geldim. Annem de sürgünden sonra Serdi’ye geldi. Dediklerine göre, Trakya’dan Haydarpaşa’ya yani İstanbul’a geliyorlar. Biliyorsun, tren istasyonu orada. Birkaç gün orada dışarda kalıyorlar. Eşyalarını serip dışarda yatıyorlar. Trenle gelirken kompartmanda değil, kara bir vagonda kalıyorlar. Yük ve hayvanların taşındığı bir vagonda. Vagonda yataklarını seriyorlar, öylece geliyorlar. Tuvalet ihtiyaçlarını da ancak istasyonlarda giderebiliyorlar.

Kardeşlerimden Necmedîn o sırada Hendek’te askerdi. Babam ona da mektup yazıyor ve diyor ki “Af çıktı, trenle geliyoruz. İstanyona gel, görüşelim”. İstasyonun adını şu anda hatırlamıyorum, tren o istasyona ulaşınca birkaç dakika görüşüyorlar. Sonra Elezîz’e geliyorlar.

Wisif adında bir damadımız vardı, Bêrtîlerdendi. Elezîz’de bir süre bu Wisif Efendî’nin evinde kaldık. Annem o kış Serdı’de, fakat biz Elezîz’de babamın yanında kaldık. Wisif Efendî’nin evi çok güzeldi. Bir müddet sonra, “Sermayem kalmadı, evimi satıyorum” dedi; baharın evimizi Pali’ya taşıdık. Annem de geldi. Pali’da, babam yıllık olarak yüz lira karşılığında meyve bahçesiyle birlikte bir ev kiraladı. Sahibi, Hemalongillerden, Elî Axa ailesine mensuptu; eskiden Sîwaney’de malı mülkü çokmuş fakat sonradan fakir düşmüştü, İzmir’e çalışmaya gideceğini söyledi.

Demek ki 1948 yılıydı. Babam “bir seyahate çıkalım” dedi. Kalkıp birçok köyü dolaştık. Babam dostları ve tanıdıklarıyla görüştü. Bak, Huni’den başladık ve şu köylere gittik: Xaspengı, Akragı, Kêlaxsî, Xeyd, Tawus, Warey Merg -bir nahiyedir ve şimdi Dara Hênî’ye bağlıdır-, Kaxkîg.

Kaxkîg, Emer Axa’nın (Emê Faroy’un) köyüdür. Orada mezarını ziyaret ettik. Babam onun için Yasin okudu ve ona seslenerek, “Emer Axaa! Bak ben geldim’” dedi.

Sonra Çimey Yenî ile Şemson’a gittik. Şemson’da Mela Ezîz’i gördük. Sonra da Kürtlerin ünlü kumandanı Hecî Kolos’un köyü olan Girnosi’ya gittik. Şêx Seîd Olayı’nda Hecî Kolos çok yardım etmişti. Biz gittiğimizde kendisi vefat etmişti, kardeşlerini ziyaret ettik.

Oradan Melekan’a gittik ve birkaç gün orada kaldık. Daha sonra Erzirom’a geçtik. Şêx Selahedîn Efendî’yi Tekman’a (Tatos’a) bağlı Duzordî Köyü’nde gördük. Ben onu ilk defa görüyordum.

Babamın Erzirom’da bir tüfek, iki at ve bir dikiş makinesi satın aldığını hatırlıyorum. Babam, dikiş makinesini evlenecek olan kardeşim Necmedîn için satın almıştı. Erzirom’dan Kanîreş’e (Karlıova’ya) geldik. -O mıntıkanın adı Gonîg’dir.- Kanîreş’te dişim ağrımaya başladı, babam gönülsüz de olsa bana izin verdi, gittim. Kendisi orada kaldı.

Germaw’a, Sîmsor’a, sonra Madrag’a gittim. Madrag’da iken, bir Licêli de oraya misafirliğe geldi. Köylüler, “Licêlilere yer yok” dediler. Niçin diye sordum. Dediler ki: “Hırsızlık yapıyorlar”. Ben de Licêlilerin yeğeniyim ya, “bunlar dayılarımdır, hırsızlık yapmazlar” dedim. Böylece o da orada kaldı ve çok sevindi. Madrag’dan Dara Hêni’ye, Hecî Seîd Axa’nın evine gittim. Hecî Seîd Axa o zaman belediye başkanıydı. “Bu gece nerede kaldın?” diye sorunca “Madrag’da” dedim. Orada ne yediğimi sordu. Yumurta yediğimi söyledim. Bunun üzerine “kurtuluşun yok” dedi. “Niçin?” diye sordum. “Madraglılar miskindirler, cüzamlıdırlar. Orada yumurta yemişsen zaten sen de cüzama yakalanırsın!” dedi. Çok korktum. Sonra “Korkma, bir şey olmaz; şaka yaptım!” dedi. Nihayet Pali’ya geldim. Birkaç gün sonra babam da geldi.

Annem, “izin verirsen ben Serdi’ye gitmek istiyorum” dedi. Sürgünde çok eziyet çektik. Babamın dört eşi vardı, anlaşamıyorlardı. Babam, “Madem öyle, gidin. Zaten orada arazimiz var, sürün” dedi. Artık biz Serdi’ye gittik.

Babamın daima öğrencileri vardı. Hayvanlarını da öğrencileri besliyorlardı.

-Babanız öğrencilerine ne tür dersler verirdi?

Fexredînî Şêx Tahirî: Kur’an, şeriat (dinsel kurallar, islam hukuku). Hatta coğrafya ve astronomi.

-Kendisi astronomi ve coğrafyayı nereden öğrenmişti?

Fexredînî Şêx Tahirî: Sürgünde öğrendi. Babam matematiği çok severdi. Astronomiye de pek meraklıydı.

Arapçada Şêx Elîriza’nın üzerine kimse yoktu, fakat bizim ailede iki alim vardı. Amcam Şêx Mehdî tarihi çok iyi bilirdi. Tarihten neyi sorsan bilirdi. Mesela Dêrey’deki filan ailenin nereden geldiğini sorsan, o bilirdi. (Dêrey, Pîran’a bağlı bir köydür.) Şaşılacak derecede bilgiliydi. Babam ise hem molla idi hem de coğrafya ve astronomiyi iyi bilirdi. Mesela harita üzerinden ölçer ve buranın Amerika’ya kaç kilometre uzaklıkta olduğunu söylerdi. Bunları Malkara’da sürgünde iken bir aleviden öğrendi. Malkara Belediyesi’nde alevi bir mühendis vardı; bilgili ve efendi birisiydi. Aleviler zeki olurlar. Bu mühendis belediyenin teknik işlerini yapardı. Babam çok meraklıydı. Onunla dost olmuşlardı. Babama cebir dersi verirdi. Babam, bilgisinden ötürü ona çok değer verirdi. Düşün ki bir gün babama, “Gidip bana bir şişe rakı getireceksin” demiş, babam ona bir şişe rakı götürmüş; darılmasın diye. İşte o bilimi o adamdan öğrendi.

Mesele nereden açıldı? Onun öğrencilerinden bahsediyorduk. Babam bu konularda da öğrencilerine ders verirdi. Öğrencilerinden Ehmed bu şeyleri iyi öğrenmişti.

Fehmî Efendî (Femîyê Bîlalî) şöyle diyordu:

“Şêx Tahir zekâ taşkınıdır,

Şêx Mehdî zekâ şaşkınıdır.”

Seferberlik’te [Birinci Dünya Savaşı’nda] babam yüzbaşıydı. Harbiyede okumamıştı fakat savaş sırasında milis yüzbaşısıydı. Dara Hênîli Hecî İsmail Axa albaydı, bamam yüzbaşı.

-Hangi cephedeydi?

Fexredînî Şêx Tahirî: Ruslar geldiğinde, Heşek Meydanı Cephesi’ndeydiler.

-Türkçede “Eşek Meydanı” derler, orada mı?

Fexredînî Şêx Tahirî: Türkçe Eşek diyorlar ama gerçek adı Heşek’tir, Kırdkidir (Zazacadır). (Kırdkide “heş” ayı anlamına gelir. – S. A.) Orada ayılar çok olduğundan Heşek demişler. Türkler “Heşek”i “Eşek” yapmışlar.

-Peki, siz Pali’dan Serdi’ye geldiniz, daha sonra ne yaptınız?

Fexredînî Şêx Tahirî: Bir süre Hêni’de bir süre de Licê’nin Firdês Köyü’nde medresede okudum. Sonra evlendim ve Licê’ye gittim.

-Medresede hocalarınız Kirmanc (Zaza) mı yoksa Kurmanc mıydılar? Size Kırmancki mi yoksa Kurmancki mi ders verirlerdi?

Fexredînî Şêx Tahirî: Kurmanc olan hocalarımız da vardı, Kırd olanlar da. Bazıları Kurmancki (Kurmancca) bazıları da Kırdki ders verirlerdi. Daha çok Kurmancki verirlerdi.

-Bizim orada Şêx Seîd Olayı’na Herbê Şêx Seîdî (Şêx Seîd Harbi) derler. Pîran’da Şêx Seîd Harbi başladığında babanız Şêx Tahir neredeydi?

Fexredînî Şêx Tahirî: Sen bilirsin ama ben yine de olayın başlangıcını çok kısa anlatmak istiyorum. Şêx Seîd Efendî o zamanlar Xinis’ta kalıyor. Küçükbaş hayvanları çok. Şêx Elîriza götürüp Heleb’te satıyor, oradan İstanbul’a gidiyor ve Seyîd Ebdulqadir’ı görüyor. Seyîd Ebdulqadir ile istişare ediyorlar, örgütün durumu ve Kürtler hakkında konuşuyorlar.

Şêx Elîriza İstanbul’dan Erzirom’a dönüp Xalit Begê Cibrî’nin evine gidiyor. Şêx Seîd de evde misafirdir. Şêx Elîriza, Seyîd Ebdulqadir’ın söylediklerini onlara anlatıyor. Orada Şêx Seîd, Xalit Begê Cibrî’ye diyor ki: “Kemal çok bilgili ve kurnazdır. İstidrac ve ikna kabiliyeti çoktur. Ona güç yetiremezsin. Kendini koru!” İstidrac, Arapça bir sözcüktür, “şeytanı kuvvet” anlamına gelir. Xalit Beg diyor ki: “Şêx Efendî, niye onu bu kadar büyütüyorsun! Ben onun hünerini biliyorum.” Küçük görüyor.

Kemal Erzirom’a geldiğinde, Xalit Beg’i görmüş. Derler ki, eşi Xalit Beg’in elini tutmuş, o “Halit Bey sofudur, aptesi bozulur” demiş.

Tabii Kemal’e raporlar gidiyor. “Xalit Beg tehlikelidir, örgüt kurmuş” diyorlar. Sonra aniden yakalayıp Bidlîs’e götürüyorlar. [Heyderan Aşireti Başkanı olan] Kor Huseyn Paşa’nın mıntıkasından geçirirlerken, Xalid Beg ona bir mektup yolluyor. Tabii açıkça yazamıyor, şifreli yazıyor. “Bir koyun kes, bulgur pilavı pişir; eti bulgur pilavının üzerine koy, bulgurundan adeta kan süzülsün. Bulgurun altına da kırk altın koyup bana gönder.” Yani, “Bana kırk tane silahlı gönder” demek istiyor.

Kor Huseyn Paşa cahil birisiymiş, mektubu okuyor, meseleyi anlamıyor. “Bu Xalid Beg bulgurla kırk altını ne yapacak?” diye düşünmüyor. Anlamıyor ve gerçekten bulgur pilavı pişirtiyor, koyun kesip etini kızarttırıyor; altına da kırk altını koyup ona gönderiyor!

Xalid Beg ile Yusuf Zîya Beg’i götürüp Bidlîs’te şehit ettiler. Azadî örgütü sahipsiz kaldı. Ondan sonra liderliği Şêx Seîd’e verdiler.

Bir gün Xinis Kaymakamı ona, “İfade için seni Bidlîs’e göndereceğiz” der. O da “Kıştır, ben gidemem, ifadem alınacaksa al” der. Kendisini yakalamak istediklerini anlar. Xinis’tan Şuşar’a gider. Şuşar, Tekman mıntıkasında. Orada bir kongre yaparlar. Sonra Varto’ya gider. Alevi Kürtlerden olan Xormek Aşireti’ne mektup yazar ve der ki: “Bu milli bir meseledir, kurtuluş meselesidir. Geliniz Sünni ve Aleviler birlikte hareket edelim.” Xormek Aşiret başkanları bu öneriyi kabul etmezler ve Şêx Seîd’in mektubunu Gimgim (Varto) Kaymakamı’na gönderirler, yani devlete haber verirler (2). Daha sonra Solaxan’a, Çan’a –Çan şeyhleriyle görüşür-, Çewlig mıntıkasına, Dara Hênî’ye gider. Dara Hênî’de Hecî Îsmaîlgil “tamam” derler. Warey Merg’e gider, Licê’ye ulaşır.

Fehmî Efendî (Fehmîyê Bîlalî) dava vekiliydi, avukat gibi. Kendisi Kurmancdı. Bana hep anlatırdı. Dîyarbekîr’de örgüt ona görev veriyor, diyor ki: “Git, nerede Şêx Seîd Efendî’ye ulaşırsan söyle, şimdi dolaşmasın, durum uygun değil. Mutlaka ve derhal geri dönsün, dağlarda korunsun, zamanımız gelinceye kadar.” Anlatırdı: “Derhal bana rahvan bir at kiraladılar, binip durmaksızın gittim.” Licê mıntıkasında, Qiledarî yakınlarındaki bir mezrada Şêx Seîd Efendî’ye ulaşıyor. Millet çok, kalabalıklar. Derdi ki: “Tuz yedirme esnasında keçiler nasıl tuza giderse, halk Şêx Seîd Efendî’nin yanına öyle gidiyordu.”

Fehmî Efendî kalabalıkta onunla konuşamıyor, babama ve Şêx Mehdî Amca’ya, “Şêx Seîd Efendî’yle biraz istişare edeceğiz, ne yapıp edip beni ona ulaştırın” diyor. Onlar da peki diyorlar. Licê’de, geceleyin, halk dağılınca Fehmî Efendî ile Şêx Seîd konuşuyorlar. Fehmî Efendî, örgütün söylediklerini ona iletiyor, o da “Tamam, ben buradan dönüp Dara Hênî’ye doğru gidiyorum. Oralarda kalacağım” diyor.

Babam, Şêx Mehdî ve Ehmed Keyay Serdi -devlet sonradan onu idam etti- çok ısrar ederler. “Buraya kadar gelmişken bu gece de gel Serdi’de kal” derler. O da Serdi’ye gidiyor. Ertesi gün Salih Begê Hênî geliyor, “Mutlaka Hênî’ye gelip benim misafirim olacaksın” diyor. Salih Beg de çok değerli bir insanmış, onu kırmıyor, Hênî’ye gidiyor.

Bu defa Pîranlılar ve -Pîran’a bağlı köylerden- Qelbinliler ve Derêyliler duyuyorlar. Şêx Evdirehîm –Pîran’dan- önüne yüz kadar süvari katıp Hênî’ye geliyor. Hênî çarşısı dolup taşıyor. “Hayrola?” Onlar da “Efendî, Pîran’a gelmeni istiyoruz” diyorlar. O “yahu oraya gelmemin sırası değil!” diyorsa da “gelmelisiniz” diyorlar.

Şêx Seîd, Pîran’a geliyor. Pîran’da vaaz veriyor. O sırada Qelbînli ve Dêranlı birkaç kanun kaçağı da oradaymış. Welî Hedikı ve birkaç kişi daha. Jandarmalar gelip o mahkumları teslim etmesini istiyorlar. Şêx Seîd Efendî de diyor ki: “Misafirlerimi nasıl teslim ederim? Ben gittikten sonra yakalayacaksanız yakalayın”. Kumandan “Hayır, teslim edeceksiniz!” diyor.

O arada kanun kaçaklarından birkaçı bulundukları evin duvarını delerek dışarı çıkıyorlar. Velhasıl Şêx Evdirehîm de müdahale ediyor ve silahlar patlıyor. Artık olay başlıyor.

M. Tahir: Şêx Seîd Efendî, “Evdirehîm’i bırakmayın!” diyor. Aboy Gureyon onu engellemek isteyince Şêx Evdirehîm ona bir tokat atıp yere seriyor.

O sıralar Pîran Hapishanesi Dizik’teymiş. Bazıları gidip hapishanenin kapısını kırıyorlar, Axa ailesinden Xatuna Kori da gidiyor. Birkaç akrabası hapishanedeymiş. Kapıyı kırıp hapishanedekileri dışarı salıyorlar; Xatun seviniyor, zılgıt çekiyor.

Derler ki Axa ailesinden Şêxmus Axa da dama çıkıp Türkçe “bilumum hücum!” diye bağırmış.

-O sırada Şêx Tahir’ın kendisi neredeymiş?

Fexredînî Şêx Tahirî: Serdi’deymiş. Amcam Şêx Mehdî de oradaymış.

Babam, yaşça Şêx Mehdî Amca’dan büyük fakat Şêx Seîd Efendî’den yaklaşık olarak yirmi yaş küçüktür. Babamla Şêx Seîd’in annesi aynı değil. Babamın annesi ile babası vefat edince, babam Şêx Seîd Efendî’ye “Ağabey, bize izin ver buradan gidelim” der. Şêx Seîd “niçin gidiyorsunuz?” diye sorunca, “Gitmek istiyoruz, çıra çıranın yanında aydınlatmaz” cevabını verir. Bunun üzerine Şêx Seîd, Dara Hênîli Hecî Îsma’ıl Axa’ya bir mektup yazarak “Kardeşlerim oraya geliyorlar, ilgilen” der.

Henüz Seferberlik başlamamış. Babamla Şêx Mehdî oraya giderler. Babamgil Çimey Yeni’de bir ev inşa ederler. Babam orada Amine Xanim’la da evlenir.

Seferberlik sırasında, Rusların ilerlemesi karşısında halk batıya ve güneye doğru göç eder. O zaman diğer dört kardeşleri, yani Şêx Seîd, Bahadîn, Dîyadîn ve Necmedîn çekip Pîran’a gelirler. Pîran’da Pirzeyd Axa ailesi onları misafir eder, konaklarını onlara verir.

Seferberlik sona erince bunlar geri döndüler fakat Şêx Evdirehîm dönmedi, Pîran’da kaldı.

Seferberlik sırasında babamla Şêx Mehdî Amca da Serdi’ye gittiler.

Pîran Olayı’ndan (1925) önce, yani Şêx Seîd Efendî henüz Licê’ye varmadan, babamla Şêx Mehdî onu karşılamaya giderler, Warey Merg’de ona ulaşırlar.

Unutmadan, Kürtlerin Dîyarbekîr’e girişi sırasında Şewqî Beg’in (Mustafa Ekinci’nin babası) ne yaptığını burada anlatmak istiyorum. Kürtler Dîyarbekîr’e saldırınca, bazı Kırdler (Zazalar) şehrin içine girerler. Söylendiğine göre, Kürtler şehrin içine kadar ulaşınca Türk kumandanı Mürsel Paşa’nın morali çok bozulur ve teslim olmak ister. “Askerin katliamını önlemek için teslim olalım” demiş. Fakat Şewqî Beg ona cesaret verir, “Bunlar üç-beş çapulcudur, bir şey yapamazlar” der. Neticede Dîyarbekîr’deki Kırdlerin hepsini -Şêx Seîd Olayı’yla ilgisi olmayanları da- yakalayıp öldürmüşler.

Derler ki, Kırdler Dîyarbekîr’e girince Elî Paşa Camisi’nin imamı sala okuduktan sonra Kurmancca olarak demiş ki: “Ey Cemaat! Bugün bizim güneşimiz doğmuştur; Şêx Şeîd’in ordusu Dîyarbekîr’e girdi, biz Dîyarbekîr’i aldık!” Askerler o imamı da yakalayıp idam etmişler.

-Şevqî Beg İttihat ve Teraki’nin adamıydı.

Fexredînî Şêx Tahirî: Söylendiğine göre, o olmasa Dîyarbekîr alınmıştı.

-Şêx Seîd’in yakalanmasından sonra oğulları Elîriza ve Selahedîn ile kardeşi Şêx Mehdîgil Doğu Kürdistan’a, yani İran’ın işgalindeki Kürdistan’a gittiler. Orada yakalandılar. Bu gidiş sırasında ve sonra ne yapmışlar?

Fexredînî Şêx Tahirî: Şêx Seîd Efendî henüz yakalanmadan, Varto’dan Şêx Elîriza’ya bir miktar altın gönderiyor. Şêx Mehdî de demek ki o sırada Xinis’taymış. Onlar, Hesenan, Zirikan gibi bazı aşiretlerin başkanlarıyla anlaşıp İran’a kaçmaya karar veriyorlar. Aralarında Keremê Qolaxasî, Elîcan filan gibi bazı ünlü insanlar da var. Büyük bir grup oluşur, yüz elli süvarilik.

Tendürek Dağı’na giderlar. Orada ekmekleri ve her türlü yiyecekleri tükenir, aç kalırlar, perişan olurlar. Hatta onlar üzerine yakılmış türkü de var. Şêx Elîriza’ya derler ki: “Efendî, bugün fetva ver, atları kesip yiyelim. Kesinlikle açlıktan öleceğiz!”. Şêx Elîriza da şöyle karşılık verir: “Fetva veriyorum. Gerçi bizim mezhepte [Şafii] at eti yenmez ama Hanefi mezhebinde yenir. Zorunlu durumlarda domuz eti dahi yenebilir”.

Şêx Seîd Efendî’nin kardeşlerinden Mehdî ve Diyadîn, oğullarından da Elîriza, Xîyasedîn ve Selahedîn bu gruptaymış.

-Kusura bakma, sözünü keseceğim. Şu anda bize anlattıklarınızı size kim anlattı? Kimden duydunuz?

Fexredînî Şêx Tahirî: Hecî Mamo anlatırdı. Hecî Mamo Serdiliydi ve Şêx Mehdî’nin bir numaralı adamıydı. Teyzemin de eşiydi. Kendisi onlarla birlikte değilmiş fakat duymuş. Başka akrabalarımızdan da bu olayları duyduk. Başka kişiler de bu söylenenleri teyid ettiler.

-Anladım.

Fexredînî Şêx Tahirî: Bunlar gidip İran sınırına ulaşırlar. İranlı sorumlular, üstlerine haber gönderip yüz elli süvarinin geldiğini, iltica hakkı istediklerini bildirerek ne yapmaları gerektiğini sorarlar. Şah, “Silahlarını teslim alın, gelsinler” der.

Bunun üzerine komutan “Silahlarınızı verin” der. Onlar da derler ki: “İran’dır, yiğitlerin yeridir! Şayet silahlarımızı teslim edeceksek, neden Türkiye’ye teslim olmadık?” Komutan, “Bizde böyledir. İltica edecekseniz, silahlarınızı teslim etmeniz gerekir” der.

-“Îran e, cîyê mêran e” diyen kim?

Fexredînî Şêx Tahirî: Aşiret mensupları söylemiş.

-Ben, Şêx Elîriza’nın “Silahlarımızı teslim etmeyi kabul etseydik Türk Devleti’ne teslim ederdik” dediğini duymuştum.

Fexredînî Şêx Tahirî: Hayır. Her şeyi doğru konuşalım. Şêx Elîriza, iltica eden kişinin silahını teslim etmesi gerektiğini bilir. Silahlı iltica olmaz.

İran askerleri ile aşiret mensupları birbirlerine silah sıkarlar. Askerler onlara sıkınca onlar da askerlere sıkarlar. Silahlı çatışma olur, birkaç asker ve birkaç Kürt öldürülürler. Dîyadîn amcam da şehit düşer.

Şêx Elîriza, Şêx Xîyasedîn, Şêx Selahedîn ve Şêx Mehdî teslim olurlar fakat aşiret mensuplarının tümü, bir garnizondaki boş bir kışlaya girip kapıyı kitlerler; “silahlarımızı teslim etmeyiz” derler.

Orada, bir gün Urûmîye’de (Rızaiye’de), Şêx Elîriza Efendî’yi valiye götürürler; Şêx Mehdî Amca, Şêx Xîyasedîn ve Şêx Selahedîn de bir kahvehanede otururlar. Beklerler, Şêx Elîriza Efendî gelmeyince Şêx Mehdî de vali konağına gider.

Demek ki Şêx Elîriza’yı götürürlerken muhafızlardan birisi kafasına dipçikle vurmuş ve başı kanamış. –Birkaç asker de öldürülmüş ya.- Şêx Mehdî vali konağına gidince Şêx Elîriza’nın başının kanadığını görür, sinirlenir ve “ayıptır, biraz utanın! Siz, tarihi bir devletsiniz, nasıl bir mültecinin başını kırarsınız!” der. Şêx Elîriza “Amca, boş ver, önemli değil” der.

Şêx Elîriza’ya derler ki: “Adamlarına söyle, teslim olsunlar. Aksi taktirde benzin döküp binayla beraber onları yakarız”.

Şêx Elîriza meselenin ciddi olduğunu, hepsini katledeceklerlerini anlar. Çekip o garnizonun kapısına gider ve “gelin teslim olun” der. Onlar teslim olmayacaklarını söylerler. “Kapıyı açın” der. Kapıyı açıp Şêx Elîriza’yı da içeri alınca, “Artık işimiz sağlam, asla teslim olmayız” derler. Şêx Elîriza birkaç saat onlara nasihatte bulunur; der ki: “Düşündüğünüz gibi değil, yapmayın; bu bir devlet, gücümüz yok.” Sonra silahlarını teslim ederler.

Ardından hepsini hapishaneye koymuşlar. Birkaç ay hapishanede kalmışlar. Hatta Şêx Selahedîn anlatırdı, derdi ki: “Şêx Mehdî Amca ve Şêx Elîriza’yı birbirine kelepçelemişler, nöbetçi eşliğinde birlikte tuvalete götürüyorlardı. Şêx Mehdî öylesine gururluydu ki, yeğeninin yanında tuvaletini giderme ihtiyacı olmasın diye yemek yemiyordu, barsaklarını kurutmuştu. Perişan bir durumdaydı. Giysileri o kadar yırtılmıştı ki, şalvarını kırk elli tane çengelliiğneyle tutturmuştu. Bir gün bir doktor geçerken Şêx Mehdî kızdı, Farsça ona ‘Sizin için utanç verici değil mi? Sözümona devletsiniz. İnsanlar buraya mülteci olarak gelmişler, siz onlara esir muamelesi yapıyorsunuz; birbirine kelepçeleyip tuvalete götürüyorsunuz’ dedi. Doktor herhalde gidip bunu valiye anlatmış. Ondan sonra artık onları birer birer tuvalete götürüyorlardı.”

Şêx Selahedîn diyordu ki: “Bir gün baktık iki nöbetçi gelip ‘Şahtan emir gelmiş’ diyerek bizi serbest bıraktılar. ‘İltica hakkınız yok, buradan çıkıp gidin!’ dediler. Biz de kalkıp bir Ermeni’nin evine gittik.”

Bu, Xinislı bir Ermeniymiş. Xinis’tan İran’a gitmiş. Bizim aileyi çok seviyor. Şêx Mehdîgili görür görmez ağlıyor ve “Siz Şêx Mehmud’un çocuklarısınız, bu ne hal?” diyor. Onlara çok yardımcı oluyor. Yiyecek ve giyecek veriyor.

Daha sonra, oradan Îsmaîl Axa’nın yani Simko’nun yanına gidiyorlar. îsmaîl Axa, gerçekten orada bir hükümdar gibiymiş. Onun evinde epey kalıyorlar. Onlara çok ilgi gösteriyor fakat Şêx Elîriza Simko’nun çok zulümkâr olduğunu görüyor. Ona nasihatte bulunarak diyor ki: “Sen değerli bir insansın, adamlarına haksız davranma.” Şêx Elîriza, Simko’nun çevresi üzerinde iyi intiba bırakıyor. Bu nedenle Îsmaîl Axa ondan gıcık kapıyor. Herhalde “Şêx Seîd’in oğlu gelmiş liderliği elimden alacak. En iyisi bunu öldürüp ondan kurtulalım” diye düşünüyor. Onun bir hizmetkârı varmış, çok iyi bir insanmış. Gece gelip Şêx Elîriza’ya şöyle diyor: “Şeyhim, anladığım kadarıyla Îsmaîl Axa size çok kızmış. Başınıza bir bela getirip sizi öldürmesinden korkuyorum. Siz Şêx Seîd’in oğlusunuz, yazık olur. En iyisi siz buradan kaçın. Ben geceleyin size bir rehber getireceğim, sizi buradan götürsün.”

Gerçekten de gece onlara at getiriyorlar, -Îsmaîl Axa’dan habersiz- kaçıyorlar.

M.Tahir: Benim duyduğuma göre, Simko’nun divanı varmış, şûra gibi. Bir konuda karar alacakları zaman meşveret ederlermiş. Bir gün hassas bir konu varmış, o konuda tek tek tüm adamlarının görüşlerine başvurmuş; Şêx Elîrizanınkine de. Şêx Elîriza düşüncesini söylemiş, bu düşüncesi Simko Axa’nın düşüncesinin zıddıymış. Divandakiler Şêx Elîriza’nın görüşünü doğru bulmuş. Simko Axa bundan dolayı gıcık kapıyor. “Nasıl divan benim değil Şêx Elîriza’nın düşüncesini onaylar!” diye düşünüyor.

Fexredînî Şêx Tahirî: Oradan kaçıp Irak Kürdistanı’na giderler. Orada yaylada bir çadıra rastlarlar. Çadıra yaklaşınca bir kadın görürler, erkek yok. Kadın onlara çok iyi davranır. Onları için yere döşek serer, yastık koyar. Bu ilgi Şêx Elîriza’nın dikkatini çeker, kadına sorar: “Bacım, bizi tanıyor musun?” “Hayır” der kadın. Şêx Elîriza “Peki bize niçin bize bu kadar değer veriyorsun? Durumuz, kılık kıyafetimiz de iyi değil” deyince, kadın “Nedenini bilmiyorum ama değerli insanlar olduğunuzu hissettim” der. Bunun üzerine Şêx Elîriza kendilerini tanuştırır: “Bu Şêx Seîd’in kardeşidir, biz üçümüz de Şêx Seîd’in oğullarıyız.”

Oradan Barzan’a, Şêx Ehmedê Barzanî’nin mıntıkasına giderler. Şêx Xîyasedîn orada kalır. Şêx Selahedîn Bağdat’a gider. Bağdat’ta iyi Kürtler varmış, ona yardım ederler; orada harbiyede pilotluk bölümünü okur. Şêx Mehdî ile Şêx Elîriza da Irak’ta kalırlar.

Şêx Mehdî Amca bir süre Bağdat’ta kalır. Orada, Şêx Evdilqadirê Geylanî Tekkesi’nde çocuklara ders verir. O çok onurluymuş. Acıkır, parasız kalır; acıktığını söylemeye utanırmış. Yemek zamanına kadar bekler, yemek zamanı “gidiyorum” dermiş. Öğrenciler “Seyda, bekle birlikte yemek yiyelim de öyle git” derlermiş. Ancak böylece yemek yermiş. Otelde yatıyormuş, ödeyecek parası yokmuş. Fakat iyi insanlar var. Diyordu ki: “Bir gün otelde yatarken, bilgili ve zengin bir adam ziyaretime geldi. -Adamın adını da söylemişti, şimdi hatırlamıyorum.- Gece hayli ilerledi, adam gitmiyor. Bana bir şeyler vereceğini anladım; istiyorum ki bir an önce bir şey verip gitsin de bu durumdan kurtulayım. Nihayet kalktı, vedalaştığımız sırada cebime bir kese koydu, cep ağırlaştı. O gittikten sonra keseyi açtım, içinde epey altın vardı. Çarşıya gidip o altınlarla bir şeyler satın aldım.”

-Şêx Mehdî Irak’tan sonra Suriye’ye gitmiş. Orada ne yapmış?

Fexredînî Şêx Tahirî: Xoybûn Teşkilatı için oraya gitmiş. Orada olanları sen bizden iyi bilirsin.

-Demin bir Ermeni’den bahsederken “Bizim aileyi çok seviyor” dediniz. Neden sizin aileyi seviyor?

Fexredînî Şêx Tahirî: Bak anlatayım. Ermeni Meselesi [Ermeniler’in tehcir ve katliamı] sırasında, Şêx Seîd Efendî, Licê Müftüsü”ne ve Licê beglerine mektup yollamış, “Çoluk çocuğu katletmeyin!” demiş.

Licê’nin müftüsü o sırada Ebdulhemid Efendî’ymiş. Sonra oğlu Seîd de müftü oldu. Şêx Seîd Olayı’ndan sonra ikisini de idam ettiler. Ebdulhemîd Efendî, babama ve Şêx Mehdî’ye ders vermiş.

Ermeni katliamı sırasında, Licê’deki jandarmalar Licêliydiler. Ermeniler’in çocuklarını Licê’ye getirdikleri zaman, halka şöyle diyorlar: “Allah için, hanginize lazımsa bu çocukları alıp götürün. Biz mecburen götürüyoruz, emir kuluyuz, öldürürler.”

Şêx Seîd Efendî’nin amcası Şêx Hesen de büyük bir müftüymüş. O da Pali’da Ermenileri himaye etmiş. Verdiği fetvada demiş ki: “Ermenileri öldürmeyiniz! Onları öldürmek katil sayılır.”

Şêx Tahir da bazı Ermenileri saklayıp kurtardı. Mesela Xenî Sungur’un annesini o kurtardı. Nasıl kurtardığını sana anlatayım: Dara Hênîli Hecî İsmaîl Axa -Sait Göker’in babası-, babamın bacanağıydı. Katliam sırasında, bir gün bu Hecî Îsmail Axa Muş’tan gelirken iki Ermeni kızın kaçmakta olduğunu görür. Dokuz-on yaşlarında iki çocuk. Onlara seslenerek “gelin, gelin, kızım korkmayın” der. Sonra onları ata bindirip Dara Hênî’ye getirir. Babam da o sırada Dara Hênî’deymiş. “İkisinden birini bana ver” der. Hecî Îsmaîl Axa bir tanesini kendisine bırakır, diğerini de babama verir. Tabii o kızın adı Ermeniceymiş. Müslüman olur, adını da Încî olarak değiştirirler. Înci, Hecî Îsmaîl Axa’nın eşinin adıymış, onun adını verirler.

Babam o kızı getirmiş; kız kardeşim Sidîka ile birlikte kendi kızı gibi büyütmüş. Sonra da Hesenê Serdi (Xenî Sungur’un amcası) ile evlendirmiş. Hesenê Serdi, Şela Heydan çatışmasında şehit düşmüş. O şehit düşünce Xenî Sungur’un babası, kardeşinin dul karısıyla evlenmiş. Xenî bunların oğludur. Bu Înci, biz sürgünden döndükten sonra öldü.

-Şêx Seîd Harbi’nden sonra Şêx Mehdî ile Şêx Elîrizagil İran’a gitmişlet. Şêx Evdirehîm ile Şêx Tahir niçin gitmemişler? Gidememişler mi yoksa gitmemişler mi?

Fexredînî Şêx Tahirî: Şêx Evdirehîm ile babam gitmemişler. Dağda kalmışlar, kavgaları gerilla savaşı gibi devam etmiş. Şêx Evdirehîm Pîran ve Pali mıntıkasında kalmış, babam da Hênî, Licê ve Dara Hênî mıntıkasında. Onlar 1925’ten af çıkıncaya [1928) kadar, yani dört yıl mücadele etmişler. Tabii yalnız onlar değildi, başkaca çok sayıda kahraman insan, aşiret başkanı da vardı. Mesela Hecî Kolos, Mistefayê Girnos, Yadê Began (Yadî Memudî Ebbasî)…

Büyük kahramanlıklar göstermişler. Mesela çatışmalardan birinde yetmiş-seksen Kürt, bir alayı tarumar etmişler (3). Babam da oradaymış. Hatta derler ki, Türklerin Ali Haydar adındaki ünlü komutanları da oradaymış, saklanmış. Botîyanlı bir kadın, onu eşek palanının altına koyup saklamış. Ona acıdığı için kurtarmış. Sonradan Kürtler bunu duyunca gidip o kadına “Sen ölümü hak etmişsin, niçin Ali Haydar’ı sakladın?” demişler. Kadın, “Baktım perişan durumda, acıdım” cevabını vermış.

Bu Ali Haydar, o olaydan sonra âdeta ateş olup oralara düştü, milleti yaktı (4).

Sirrî Fırat’ın anlattığı bir olaydan bahsedeyim: Sirrî Fırat, Fehmî Efendî’nin (Fehmîyê Bîlalî’nin) oğludur. Eşi, öğretmendi ve Silifkeliydi. Sirri hukuk fakültesine girmiş, maddi olanakları olmadığından gidip okuyamıyordu, eşi yardım etti; fakülteyi bitirdi, avukat oldu. Eşi, Konya’ya tayin edilince, o da gidip orada avukatlık yapmaya başlıyor. Bir gün Konya’da subayların oturup kalktıkları kulüp gibi bir yere gidiyor. Oradayken, emekli bir albay, “Ben Ali Haydar komutasında teğmendim. Çok acayip bir olay oldu” diyor.

Licê’nin Zengesor Köyü yakınlarında Bexşîyan adında bir mezra var. Efhem Dolak vardı, bilmem adını dudun mu?

-İleri Yurt gazetesinin sahibiydi, Kırkdokuzlardandı, Roja Newe gazetesinin temsilcisiydi. O değil mi?

Fexredînî Şêx Tahirî: Haaa hah odur. Efhem, Bexşîyanlıydı, Sirrî de Bexşîyanlıların yeğeni olur. O emekli albay devam ediyor: “Biz Ali Haydarla birlikte o köye gittik. Köyde hiç erkek yoktu. Köydeki bütün kadın ve çocukları bir ağılda topladık ve ateşe verdik. Ağıldan çıkan olursa süngüleyip öldürsünler diye de etrafına süngülü askerler koyduk. Birden altı-yedi yaşlarındaki bir çocuğun, ağılın bir gediğinden, ateşin içinden çıkıp dışarıya fırladığını gördük. Birkaç adım attıktan sonra süngülü jandarmaların karşısında olduğunu görünce durdu. Bir ateşe, bir süngülere baktı; bir ateşe, bir süngülere baktı; tekrar kendisini ateşin içine attı!” Albay şöyle diyor: “O zaman biraz acıdım. Acaba bizim süngümüz ateşten de mi beter diye düşündüm.”

Sirrî Beg diyoru ki: “O böyle der demez, ben kalktım ve ‘Beyler, buyrun işte! Ben bu sözleri söylemiş olsaydım, mübalağalı konuştuğumu, yalan söylediğimi düşünecektiniz. İşte, beyefendi kendi ağzıyla söyledi. Takdirini size bırakıyorum!’ dedim. Ben bunları söyleyince, kimseden çıt çıkmadı. ‘O köy bizim ilçemize bağlı. Kendim de o onların yeğeniyim’ dedim”.

Bexşîyan Olayı gibi çok olay var. Mesela Şêla Heydan Çatışması var. Serdili Hêci Memo anlatırdı: Babam (Şêx Tahir), Şêx Evdirehîm Amca ve devletçe ağır suçlu sayılan çok sayıda aranan kişi bir gece Şêla Heydan’da toplanırlar. Melekanlı Mela Xelîl’in karısı –sanırım adı Fata Delalı idi-, casuslara haber verip der ki: ‘Elî Barut’a yazın, arananların burada olduğunu bildirin. Şêx Evdirehîm, Şêx Tahir, Huseynê Babêxi (5), Hesenê Babêxi, Hesenê Serdı, hepsi burdalar’.” Bunlar mektup yazıp Hêni’ye gönderiyorlar.

Babamgil o gece damda uyuyorlarmış. Bir şeyden haberleri yokmuş. Hecî Mamo sabahleyin erkenden uyanıp su dökmeye gidiyor, güya aptes alacak. At kişnemelerini duyuyor. Demek ki atlar çok yaklaşmış. O sırada seslenen biri, Kurmancca “wer, were” yani “gel, gel” demek istiyor fakat iyi Kürtçe bilmediğinden “vere, vere” diyor. Hecî Mamo hemen gidip Şêx Evdirehîm Amca’yı uyandırarak durumu anlatıyor: “Efendî, hemen kalk, gelen biri ‘vere, vere’ diyor.” Amcamın uykusu çok hafifmiş. Uykudan kalkar kalkmaz dürbünle bakar ve “Yahu asker etrafımızı sarmış! Haydi kalkın!” der.

Birkaç gruba ayrılıyorlar. Gruplardan birinde babam, diğerinde de Şêx Evdirehîm var. Babam diyor ki: “Ben sola doğru gideyim, Emer Axa’ya (Emê Faroy’a) ulaşayım. ‘Asker bize saldırdı, gelin mücadele edelim’ diyeyim.” Kendisi ve grubu gidip kurtuluyorlar.

Şêx Evdirehîm Amcamgil dağdan yukarıya doğru çıkıyor. Atı bir ağaca bağlıymış, dağın tepesine çıkacağı için orada bırakmış. Husêynî Babexi de dağa ulaşıyor.

Hesen Keyayê Celik, üç oğlu, Hesenê Babexi, Hesenê Serdi ve birkaç kişi daha aşağıda, çukurda kalıyorlar, gidemiyorlar. Celik, Licê’nin bir köyüdür. Hesen Keya o köydenmiş. Çok bilgili ve cesurmuş. Licê’de kaymakamlık ilk kurulduğunda, kaymakamın dört kişilik encümeninden biri o, biri Ehmed Keyayê Serdi, biri de Mîrandandı.

Şêx Evdirehîm Amca, yukarıdan “Asker çok, kaçın, fişekleriniz yetmez” diye seslenir. Hesen Keyayê Celik ve üç oğlu kendilerini feda ederler. “Hepimiz kalırsak hepimiz öldürülürüz. Biz onları meşgul edeceğiz, siz gidin, kendinizi kurtarmaya bakın!” derler.

Ademê Marke kaçıp kurtulur. Hecî Mamo da kaçar kurtulur ancak yaralanır, sonra eli sakat kalır.

Kardeşim Zilkîf de köydeymiş. O zamanlar henüz gençmiş. Neyse ki muhtargil onu da köyden çıkararak o çalıların yanına götürmüşler, kurtarmışlar.

Sonuçta Hesenê Keyayê Celik, üç oğlu, Hesenê Babexi ve Hesenê Serdi şehit düşerler. Orada epey asker de öldürülür. Bu Hesenê Serdi, Xenî Sungur’un amcası olur, Hesen Hişyar değildi. Hesenê Serdi ile Hesen Hişyar teyze çocuklarıdır.

-Bu Hesen Keya Kurmanc değil mi?

Fexredînî Şêx Tahirî: Evet, Kurmancdır. Askerler kafalarını kesmişler, süngülerine takıp Hênî’ye götürmişler. Hênî Camisi’nde demir parmaklıklar varmış, kesik başlarını götürüp o demir direklere takmışlar.

Anlatırlardı, askerler onların başlarını süngüye takıp götürdüklerinde, Şêx Evdirehîm Amca, Huseynê Babexi’ye “Huso, Huso! Bu ne zulümdür! Gel şunları vuralım” demiş. Fakat bakmışlar ki asker çok çok, gözleri kesmemiş.

Başka bir gün Botîyanlı Emînê Cevahîr’i şehit etmişler. -Emîn de iyi bir komutanmış.- Onun başını da götürüp karakolun önünde süngüye takmışlar.

Emînê Mîkî’yi de şehit etmişler. Murtezan’dan belki seksen kişiyi şehit etmişlerdi.

-Benim duyduğuma göre, Şêx Evdirehîm daha militanmış. Şêx Tahir daha yumuşak huyluymuş. Doğru mu?

Fexredînî Şêx Tahirî: Şêx Evdirehîm militanmış, babam ise yumuşak huyluymuş ama yöneticiymiş. O da komutanmış. Bir sorun çıktığında o çözermiş. Bir gün Botîyanlılar, Mıstanlılar ve Murtezanlılar iki gruba ayrılıp birbirlerine girmişler. Babam aralarına girmiş, gidip gelmiş, gidip gelmiş ve “beni öldürün!” demiş. Onun hatırı için biribirlerini öldürmekten vazgeçmişler.

Şêx Evdirehîm Amca’nın olayları çok. Yeğenimiz Mehme Zekî Efendî, bir gün, Şêx Evdirehîm ile berabermiş. Mehme Zekî (6), Şêx Seîd Efendî’nin kızının oğludur. Babası da Şêx Hesen Efendî’nin kardeşinin oğlu olup şehit düşmüş. Mehme Zekî, Pali’nın Zuvêr köyünde kalıyordu. Bir gün Şêx Evdirehîm ve yaklaşık kırk kişilik bir kanun kaçağı grubu, Pîran’ın arkasında, Mişraq’ta dağdaymışlar. Mehme Zekî de onlarla berabermiş. O zaman kendisi henüz gençmiş. Evdirehîm Amca, Mehme Zekî’yi nöbetçi bırakarak grupla birlikte uyuyor. Mehme Zekî Efendî bir köryılanın kendilerine doğru gelmekte olduğunu görünce Evdirehîm Amca’yı uyandırmak için eliyle dokunmuş. Dokunur dokunmaz, amcam “Evet Mehme Zekîm” demiş. Mehme Zekî de “Efendî, bir köryılan geliyor” demiş. O öyle der demez amcam hemen yerinden fırlayıp çizmeli ayağıyla köryılanın başına basmış ve “Şimdi sen bana bir taş getir” demiş. Mehme Zekî ona bir taş vermiş, o da taşla köryılanın başını ezdikten sonra eklemiş: “Sessiz dur, bak şimdi ne yapacağım!” Kanun kaçakları ilerde uyuyorlarmış, tüfekleri de dizili. Amcam öldürdüğü o köryılanı götürüp aralarına bıraktıktan sonra bağırmış: “Ulan, ulan, köryılan sokacak sizi, köryılan!” Onlar uyanıp da köryılanı görünce, korkuya kapılmışlar, her biri bir tarafa kaçışmış. Bir tanesi de güya korkmuyor, tüfeğini kapıp “Nerede, nerede?” diye sormuş. Bunun üzerine Şêx Evdirehîm ona “Yahu sen tüfek mi sıkacaksın? Biz zaten askerlerden kaçıyoruz, karakolu mu bizden haberdar edeceksin?” demiş.

Amcam, Mehemed Zekî’ye de şunu söylemiş: “Bak, bunların çoğu benden cesaretlidir fakat heyecandan hepsi kaçtılar; soğukkanlı olmak gerekir.”

M. Tahir: Pîran’ın Pîrajmon Köyü’nde Mihê Şênî adında biri vardı, Şêx Evdirehîm ile birlikte çok dolaşmıştı. O şöyle diyordu: “Pîrajmon’un kuzeyinde, Zîyara Şêx Mehmedî tepesindeydik. Birisi gelip ona ‘Şeyhim, asker geliyor’ deyince, Şêx Evdirehim dürbünle baktıktan sonra bize dönüp ‘Korkmayın! Gelen en fazla bin asker olabilir, ne yapabilirler?’ dedi”.

Aftan (1928) önce, Gomey Şekî’de de bir olayı var. Gomey Şekî, Pîran’ın Behro Köyü’ne yakın olup Pîran ile Xuleman arasındadır. Maden’den gelen bazı ağalar oraya yerleşmişler. Onlar anlatıyorlardı. Bir gün Şêx Evdirehîm Amca orada iken, müfreze kumandanı “görüşelim, konuşalım” diye haber yolluyor. O da “olur” cevabını veriyor. Arkadaşlarına da “Siz çevrede tedbir alın, ben bir gideyim bakayım bu ne diyecek” diyor.

Orada bir çay var, onun kıyısında karşılaşıp görüşüyorlar. Kumandan, “Silahlarımız yanımızda olmasın ki sulh içinde konuşabilelim” diyor. Amcam da “olur” diyerek silahını bir ağaca asıyor. Ağacın biraz ötesinde oturup görüşmeye başlıyorlar. Kumandan, “Devlet beni bir elçi olarak gönderdi. Sen teslim ol, ben kefil olurum, sana bir şey yapmalarını engellerim. Sana garanti veriyorum” der.

Amcam da ona şöyle diyor: “Yeni bir haber getireceğini sanmıştım. Bu lafınız eskiden beri var. Teslim olsaydım çoktan olurdum. Ben de sana şunu söylüyorum: Beni izleme, sana yazık olur. Gün birinde karşılaşırsak seni öldürürüm. Madem söyleyeceğin bu, git büyüklerine söyle: ‘Şêx Evdirehîm asla teslim olmaz!’.”

Meğer ona tuzakmış. Bazıları derler ki: “Aslen Kürt olan bir asker de kumandanın arkasından Şêx Evdirehîm Amca’ya göz ederek inanmaması için onu uyarmış”

Şêx Evdirehîm Amca’nın böyle söyleyince çevreden bazı askerler ona silah doğrultuyorlar. Amcam işin tuzak olduğunu anlar anlamaz aniden ayağa kalkıyor. Öylesine çevikmiş ki, ağaçtan silahını kapmasıyla uzaklaşması bir olmuş. Askerler peşinden silah sıkıyorlar, Şêx Evdirehîm Amca’nın arkadaşları da onlara sıkıyorlar. Kurşunlardan biri kayışına isabet edip koparıyor, şarjörü düşüyor. Buna rağmen o şaşırmıyor, dönüp kayışını ve şarjörünü alıyor. Görenler derlerdi ki “O anda ‘Eyvah, düştü!” dedik. Meğer kayışını ve şarjörünü alıyormuş”.

Xiraba Mezrası Pîran’ın Qocig köyüne yakındır. Xıraba’da Şêx Evdirehîm Amca’nın bir kızı dünyaya geliyor. –Sonradan, sürgün ediliş sırasında Dîyarbekîr Hapishanesi’inde ölen kız.- Bu çocuk doğduğunda o dağdaymış. Duymuş, çocuğunu görmeye gitmiş. Ertesi sabah şafak vakti Şêx Evdirehîm Amca namaz kılmakta iken köylüler gelip “Şeyhim, asker köyün etrafını sarmış” diyorlar. Onun hiç paniğe kapılmadığını, namazını tamamlayıp selam verdiğini, sonra da atını Ehmed Axa’ya teslim edip öyle gittiğini söylüyorlar. Bizzat Ehmed Axa bana söyledi. Bununla ilgili bandları şimdi de bende duruyor. Ehmed Axa’nın aktardığına göre ona şöyle demiş: “Oğlum, sen atımı al, aşağıya, nehir tarafına dosdoğru git. Ben arkandan geleceğim.” Ehmed Axa devamla diyordu ki: “Ben atı alıp nehire indim. Şêx Evdireh de köyün aşağısına doğru fırladı. Birkaç metre gittikten sonra geriye dönüp askerlere silah sıkıyordu. Dümdüz tarlanın içinde diz çöküyor, sıkıyordu. Nihayet nehire ulaştı, atını teslim ettim, binip gitti.”

Şêx Evdirehîm Amca, kavrayış ve seziş gücü ile cesareti sayesinde belki böylesi yüzlerce tuzaktan kurtulmuştu.

-Sizi yordum. Teşekkür ederim.

Fexredînî Şêx Tahirî: Biz de teşekkür ederiz.

Kırmanccadan (Zazacadan) çeviren: Sait Aydoğmuş

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

(1)Röportajın yayımlandığı Vate dergisinde (sayı: 25), bu tarih 1937 biçiminde yazılmışsa da konuştuğumuz Malmîsanij bunun 1938 olarak düzeltilmesi gerektiğini belirtti.

(2)Xormek Aşireti’nden M. Şerif Fırat da bu konuyu yazmıştır. (Bak. Fırat, M. Şerif, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 5. baskı, Ankara, 1983, s.171)

(3)Genel Kurmay Başkanlığı kaynaklarından biri şöyle yazıyor: “… Lis dağı bölgesinde 5. Seyyar Jandarma Alayı bu suretle asilerin pususuna uğramış ve alay bir avuç eşkiya karşısında perişan bir halde dağılmış, subay ve erlerinden şehitler vermiş, birçok malzeme de asilerin eline geçmişti.” (Hallı, Emekli Kurmay Albay Reşat, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genel Kurmay Harp Tarihi Başkanlığı Resmî Yayınları, Ankara, 1972, s. 232)

(4)Türkiye’nin askeri kaynaklarında, “Bicar Tenkil Harekâtı” (1927) adıyla Türk Ordusu’nun bu saldırısından bahsedilir. Örneğin bu kaynaklardan birinde şöyle denir: “… Takriben bir ay süren tedip harekâtı sırasında bölge ve müfreze komutanlıklarının raporlarına göre, muhtelif havalide cereyan eden takip ve taramalar sonucunda yakılan köy miktarı, harekâtın sonucunda 280’e yükselmiş ve bu köylerde ve dağlarda, ormanlarda yakalanarak imha edilmiş eşkiya ile bunlara mensup şahıs miktarı da 2000’i aşmıştı.” (Hallı, Emekli Kurmay Albay Reşat, yage., s. 247)

(5)Babêxi Köyü, Dîyarbekîr’in Hêni (Hani) ilçesine bağlıdır.

(6)Bu paragrafta ve bir sonraki paragrafta geçen Mehme Zekî adı, Vate’de Mehme Seîd biçiminde yazılmıştı. Malmîsanij bize bunun doğrusunun Mehme Zeki olduğunu ve düzeltilmesi gerektiğini söylediği için burada düzelttik.

Kaynak: 

Malmîsanij, M.; “Büyüklerine Söyle ‘Şêx Evdirehîm Asla Teslim Olmaz’ “, Kırmanccadan (Zazacadan) çeviren: Sait Aydoğmuş, Deng: Siyasal Kültürel Dergi, Sayı: 111, İstanbul, Ağustos 2018, r. 46-64

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir