Kategoriler
Tarîx û Cografya

Kamusu’l – A’lam (1889-1898) eserinde “Kürdistan” maddesi

Şemseddin Sami’nin yazdığı ve ilk Türkçe ansiklopedi olarak kabul edilen Kamusu’l – A’lam (1889-1898) eserinde “Kürdistan” maddesi:

Kürdistan

Şemseddin Sami

Batı Asya’da, en büyük bölümü Osmanlı İmparatorluğu’nda ve bir bölümü İran’a bağlı büyük bir ülke olup, orada yaşayan insanların çoğunluğunu oluşturan Kürt halkı adıyla adlandırılmıştır.[1] Bu ad, idarî ve siyasî bölümlenmeye girmeyip, vaktiyle bizde Kürdistan Valiliği ve şimdi İran’da Kürdistan Eyaleti bu adla adlandırılan ülkenin bütününü kapsamadığı gibi, Kürtler de dağınık ve başka halklarla karışık bulunduklarından, Kürdistan’ın sınırlarını tümüyle belirlemek güçtür. Ancak, yaklaşık olarak diyebiliriz ki:

Kürdistan, Urmiye ve Van göllerinin kıyılarından Kerhe (Kerxe) ve Diyale ırmaklarının kaynaklarına ve Dicle’nin akış yatağına dek uzayıp, kuzeybatıya doğru sınırları Dicle’nin akış yatağını izleyerek, Fırat’ı oluşturan Karasu yatağına ve oradan kuzeye doğru, Aras havzasını Fırat ve Dicle havzasından ayıran su ayırımı çizgisine kadar ulaşır.

Bu itibarla, Osmanlı İmparatorluğunda, Musul vilayetinin büyük bölümü, yani Dicle’nin solunda bulunan yerleri ve Van ve Bitlis vilayetleriyle Diyarbekir ve Mamurerulaziz vilayetlerinin birer parçası ve Dersim sancağı Kürdistan’dan sayılır.[2] İran’da da Kürdistan adıyla bilinen eyaletle Azerbaycan eyaletinin yarısı, yani güneybatı bölümü, Kürdistan’dır.

Böylece Kürdistan, kuzeydoğu yönünden Azerbaycan, doğudan Irakı Acemî (Acem Irakı), güneyden Loristan ve Irakı Arabî (Arap Irakı), güneybatı yönünden Mezopotamya, kuzeybatı yönünden de Anatoli ile sınırlıdır.[3] Bu sınırlar içinde, 34 ile 39. kuzey enlemleri ve 37 ile 46. doğu boylamları arasında uzayıp, büyük bir üçgen, ve daha doğrusu, sivri tarafı kuzeybatıya doğru dönmüş olan bir armut biçini gösterir. Fırat’ı oluşturan Karasu ile Murad Çayının birleştiği yerde olan en kuzeybatı noktasından Loristan sınırlarına dek olan en büyük uzunluğu yaklaşık olarak 900 kilometre ve genişliği 100 ile 200 kilometre arasındadır.[4]

Kürdistan’ın ayırıcı ve belirleyici dayanağı halkının soyu olduğu halde, Kürtler yalnız bu ülkeyle sınırlı değildir.[5] Cezire’nin kuzey bölümünde, Şam ve Halep yörelerinde, Anatoli’nin her tarafında, Rusya’ya bağlı olan Kafkasötesi eyaletlerinde ve İran’ın her tarafında, hatta Horasan’da, Afganistan’da ve Belücistan’da bile birçok Kürt aşiretleri bulunuyor.[6] Bir yandan da, sınırları anlatılan Kürdistan’ın içinde Arap, İranı Türk ve başka soylardan gelen topluluklar da vardır.[7] Yalnız çoğunluk gözönüne alınarak, sözü edilen sınırlar belirlenebilir.

İran’ın Loristan eyaletinin halkı olan Lorîlerin de Kürtlerle ilişkileri ve soyca akrabalıkları olduğu halde, dillerinde bir ölçüde değişiklik ve aralarında karşılıklı nefret bulunduğundan, Lorîler kendilerini Kürtlerden saymak istemiyorlar; Kürtler de Lorîleri kendi soylarına kabul etmeye eğilim göstermiyorlar.

Genellikle Kürtlerin miktarı, iki buçuk milyona yakın tahmin edilip, bir buçuk milyonu Osmanlı imparatorluğunda, 7500’ü İran’da 13000’i Rusya’nın Kafkasötesi eyaletlerinde, geriye kalanları da Afnanistan, Belücistan ve başka yörelerde dağınık bir durumda bulunuyorlar.[8]

*

Kürdistan’ın her tarafı dağlık ve yüksek yerler olup, yalnız ırmak vadilerinde bazı dar ovaları vardır. En düz ve engin yöresi, güneydoğu bölümü, yani Şehrezor ve Süleymaniye sancaklarıyla İran’daki Kürdistan olup, o yörede dağlar daha alçak, vadiler daha geniş ve ovalar daha çoktur. En yüksek yerleri, kuzeyinin ucundaki Hazar Denizi ile Basra Körfezine eğilim arazisi arasında bir sular dağılımı çizgisini oluşturan dağlardır. Ancak bunların ormanlar ve otlaklarla örtülü güzel yayla ve etekleri ve tarıma elverişli vadileri çoktur.

Osmanlı imparatorluğu ile İran arasındaki sınırları oluşturan ve kuzeybatıdan güneydoğuya doğru birkaç sıra oluşturarak uzayıp giden dağlar ise, yüksek olmakla birlikte, çoğunlukla taşlık ve çıplaktır. Sözkonusu toprakların o yöresi, gerçekten barınmaya elverişli olamayacak ölçüde sert ve çetin bir yerdir.[9]

Anlatılan toprak parçasının akarsuları çok olup, Fırat’ın en büyük kolu olan Murad Çayı ve Dicle, adı geçen toprak parçasının dağlarından doğup aktıkları gibi, Dicle’ye dökülmek üzere kuzeyden başlayarak Batman suyu, Bitlis ve Siirt çayları, Habur (Xabûr), Yukarı Zab, Aşağı Zab, edhem ve Diyale ırmakları da güneybatıya akarak, adı geçen ırmağa dökülürler ve sözü edilen toprak parçasının dağlarından inen birçok çayların sularını toplarlar.

İran’daki sözkonusu toprak parçasının ise, yalnız kuzey yönündeki Kotur Irmağı, Kur aracılığıyla Hazar Denizine dökülen Aras Irmağına ve pek çok olan diğer ırmakları da Urmiye Gölüne dökülür. Van Gölüne dökülen Aras Irmağına ve pek çok olan diğer ırmakları da Urmiye Gölüne dökülür. Van Gölüne dökülen bir hayli ırmakları dahi vardır.

Söz konusu toprak parçası, yer aldığı enlemler bakımından hayli sıcak olacak bir derecede iken, konumunun yüksek olmasından dolayı havası genellikle soğuk olup, kışları uzun ve pek serttir; ve kar aylarca dağlarını örter. Yalnız Dicle vadisine yakın olan alçak yerlerinde kışın hava ılımlı ve yumuşak, yazın da hayli sıcaktır. Yüksek yerlerinin otları yazın pek güzeldir ve bazı yöreleri çam ağaçlarını kapsayan ormanlıktır. Daha alçak yörelerinde meşe, kestane ve çınar ağaçları, daha aşağıda da arpa, buğday, keten, kenevir, mısır, tütün, üzüm ve çeşitli meyveler, en alçak yerlerinde ise pamuk, pirinç vesaire elde edilir. Bir nevi bodur meşe yapraklarından alınan kudret helvası, şeker yerine kullanılır. Kürt aşiretleri büyük miktarda koyun, at, deve ve keçi sürüleri beslerler. Dağlarda ayı, domuz, pars, vaşak, geyik, yabankeçisi, karaca, çakal, tilki ve başka yabanî hayvanlar ve küçük av hayvanları bol miktarda bulunur. Kuzey tarafındaki dağlarda demir, bakır, kurşun ve başka madenler bulunduğu saptanmışsa da, çıkarılan maden yoktur. Güney taraflarında, petrol ve taşyağı bulunur.[10] Kürtler mazı, fıstık ve yağ çıkarmaya yarar çeşitli hububat ile yapağı ve tiftik gibi mahsulat ihraç ederler.

Kürtler çoğunlukla aşiret halinde yaşayıp, mevsime göre otlak bulmak için yer değiştirdiklerinden, tarımla pek de uğraşmayıp, başlıca geçim kaynakları evcil hayvanları, sanatları da çobanlıktır; koyun ve tay satışından kazandıkları parayla geçinirler. Bunun için kışın köylerinde kalıp, evleri ve tarlaları var ise de, yazın tarıma çok önem vermeyip, çoğunluğu çadırlarla sürüleri arkasından yaylalara çıkarlar. Sözkonusu toprak parçasında yerel sanayi, kilim ve halı ile kaba bez ve keçe türünden çul vesaire yapımından, yerel ticaret ise zahire ve hayvan alım-satımından ibarettir. Taşıma araçları, Dicle’de çalıştırılan keleklerden ibaret olup, bu da pek güçlüklerle doludur ve kışın üç ay, eşya taşınması büsbütün durur.

*

Kürtlerin asıl ve kökeni ve ne zamandan beri oralarda sakin bulundukları tarihçe bilinmemekte ise de, eski zamanlarda söz konusu bölgenin güney tarafı “Asuriye” ismiyle bilinirdi, kuzeydoğu tarafı da ‘Medya’dan sayılırdı. Eski Medyalılar’ın soyu bilinmemekte ve Turanlı halklardan, yani Türk soyundan oldukları sanılmakta[11] ve Asuriler’in ise, Samî halklardan bulunmuş oldukları ve Keldanilerle akraba oldukları bilinen bir gerçektir.[12] Oysa Kürtler, Ari halklardan olup, İranlılarla pek yakın akrabalıkları olduğu dillerinden ve diğer durumlarından anlaşılıyor. Bundan dolayı Kürtlere, ne Medyalılar’ın ve ne de Asuriler’in torunları gözüyle bakılıp, doğu yönünden, yani Horasan ve Herat taraflarından oralara gelmiş bir halk olduklarından kuşku yoktur.[13] Ancak, şimdi bulundukları yerlere ne zaman göç ettikleri malum değildir.

İsa’nın Miladı’ndan 401 sene evvel, yani bundan 2300 yıl önce, askerle o tarafa gitmiş ve yenilgiden sonra perişan bir durumda dönmüş ve yolculuk anılarını yazmış olan eski ünlü Yunan yazarlarından “Eksonofon”,[14] bugünkü sözkonusu toprak parçasının Diyarbekir, Mamuretulaziz ve benzeri yerlerinin her tarafından ‘Kardux’ (Karduh) adıyla isimlendirdiği halka mensup topluluklara rast geldiğini bildiriyor. ‘Kardux’ isminin ise ‘Kurd’ isminin bir Yunanlı ağzında aldığı değişiklikten meydana gelmiş bir yanlış biçimi olduğundan kuşku yoktur. Bu sebeple, 2300 yıl önce dahi oraları Kürtlerle meskûn idi. Şu halde, diyebiliriz ki Ninaeva’da ve Dicle Vadisi’nde, kuşkusuz Babil taraflarından gelmiş olan Asuriler ve Midya’da yani Azerbaycan ve Irakı Acemi taraflarında, belki Ceyhun ve Seyhun vadilerinden gelmiş olan Midyalılar hüküm sürmekte iken, yine dağlarda Kürt aşiretleri dolaşarak yarı bağımsız bir halde bulunuyorlardı.[15] Nitekim bugün dahi Musul ve Diyarbekir’de Araplar, Tebriz ve Hemedan’da İranlılar bulunduğu halde, iç tarafları hemen salt Kürtlerle meskûndur. Kürtler Ari halklardan oldukları halde, ne Asuriler’in ve ne Midyalılar’ın torunları olabilirler.

Bu hususta adaletli ve doğru tanık sayılmaya değer olan dillerine baktığımızda, gerçi Asuri ve Keldani dillerinden alınmış oldukları anlaşılan birçok kelime görüyorsak da, Pehlevi dilinde dahi bulunan bu sözcükler, Asurilerle Keldaniler’in hükümetleri zamanında ve bunların uygarlığının etkisiyle kabul edilmişlerdir. Bu sözcükler, İslâm’dan sonra Kürtçe ve Farsça’nın aldıkları Arapça sözcüklerle kıyaslanabilirler. Bu sözcüklerin varlığı, Kürtler’in Asuriler’in soyundan olduklarına değil, tersine, o zamandan beri oralarda sakin bulunmuş ve Asurilerle birlikte yaşamış olduklarına kanıt oluyor. Kürt dili, Farsça’ya ve belki de ondan daha çok, eski Pehlevice’ye benzer. Ancak telâffuzu Farsça’daki gibi nazik olmayıp, dağ adamlarına ve öyle bir göçebelik durumunda yaşayan aşiretlere yakışacak biçimde sert ve kabadır ve boğazdan telaffuz edilen harfleri çoktur.

Her ne kadar Kürt bilginleri öteden beri Arapça ve Farsça ile uğraşıp, kendi dillerine önem vermediklerinden, Kürtçe’nin edebiyatı bulunduğu iddia edilemezse de, eskiden beri bu dilde de bir hayli şiirler söylenmiştir. Bu dilin de Farsça gibi Arap harfleriyle yazılışı kolay olduğundan, bazı şiir kitapları ile diğer edebi kitapları vardır.

Avrupalılar, Kürtçe’nin dilbilgisi kurallarını ve sözcüklerini dahi olabildiğince toplayıp elde etmiş ve kendi dillerine çevrilmiş dilbilgisi kuralları ve sözlük kitapları yayınlamışlarsa da, İslami dillerimizde, bu dilin kurallarına, sözlük ve edebiyatına ilişkin henüz hiçbir şey yazılmamıştır.[16]

Kürtler, genellikle cesur ve savaşkan, binicilikte de pek becerikli ve usta adamlar oldukları gibi, bilim ve eğitime ve uygarlığa da olağanüstü yetenekleri vardır. “Kürt” isminin Farsça’da “ yiğit, kahraman, bahadır” anlamıyla kullanılan bir sıfat olup, “Şahname”de bu manada pek sık kullanıldığı bilinmektedir.[17] Bu ismin Kürtlere, doğal cesaretleri dolayısıyla başlangıçta bu anlamda verildiği, sonradan da ad olduğu anlaşılıyor.

Kürtler, hemen hemen tümüyle Müslüman ve Sünnî olup, çoğunluk olarak Şafiî mezhebine bağlıdırlar. İçlerinde yalnız 50 bin Yezidi vardır. Pek az miktarda da Kızılbaş bulunur.[18] O yörelerde Nasturi ve Keldani topluluklarına mensup bazı kimseler bulunursa da, bunlar eski Keldaniler’in ve Süryaniler’in torunlarından olup, Kürt soyundan değillerdir.

Obölgede bulunan büyük şehirler, örneğin Diyarbekir, Musul, Bağdad, Hemedan, Tebriz, Kürdistan’ın kenarlarına ve dışına rastlayıp, sözkonusu yörelerin asıl içinde bulunan ve Kürtlerle meskûn olan yerleşim merkezlerinin başlıcaları, Süleymaniye, Kerkük, Rewanduz, Erbil, Siirt, Bitlis, Van, Urmiye, Kermanşah vesairedir.[19]

Tarihin elde edip kaydedebildiği zamanların en eskisinde Nineva’daki Asuriler’in egemenliği altında görülüp, Asuriler’in egemenliğinin sona ermesinden sonra da Nineva ile birlikte Medya hükümdarlarının ve sonra da Keyhüsrev’in egemenliği altına geçmişlerdir.[20] Hatta Keyhüsrev’e yardım edip, başka ülkeleri ele geçirmesinde asker arasında hizmet etmiş oldukları dahi rivayet edilmektedir. Keyaniyan devleti yıkılınca, İskender’e ve onun halefleri olan yöresel krallara, onlardan sonra da Eşkaniyeye ve daha sonra da Sasaniyeye bağlanıp, Kadisiye zaferinden sonra İslam Halifeliği’nin egemenliği altına girmişler ve İslâm dinini kabul etmişler idi.[21]

Abbasî Halifeliği’nin zaafa uğramasıyla, İslâm ülkelerinin her tarafında bir takım beyler ve krallar ortaya çıkmaya başladığı sırada, Kürt liderlerinden de birçok adamlar Musul, Diyarbekir ve Cezire taraflarında birer kale ya da memleket ele geçirip birçok küçük hükümetler kurmuşlarsa da, anlatılan toprak parçasının bütününü bir yönetim altına alarak, soy temeline dayalı bir hükümet kurmayı düşünmemişlerdir. Nihayet, bu soya mensup olan ünlü Salahaddini Eyyubi Mısır’da devlete sahip olup, kendisinin ve evlatlarının Şam, Halep, Hicaz ve Yemen’de hüküm sürdükleri, evlat ve akrabalarının kendi yönetimleri altında birçok seçkin hükümetler kurdukları zaman dahi, egemenlik ve nüfuzlarının dışında kalmıştır.[22]

Cengiz’in ortaya çıkmasında), öbür İslam ülkeleri gibi Moğolların zulüm ve saldırıları altında çiğnenmiştir.[23] Sonra da birçok Türk ve Türkmen aşiretleri gelerek bazı taraflarına sokulmuşlardır. Akkoyunlular ve Karakoyunlular’ın yolaçtıkları kargaşalıklardan ve hepsine taş çıkartan Timur’un ortaya çıkmasından sonra büyük kısmı Şah İsmaili Safevi’nin eline geçmiştir.[24] Bu durumdayken, Yavuz Sultan Selim Han’ın adı geçen Şah’ın üzerine gerçekleşen seferinde, Kürt liderleri, Sünni mezhebinden olmaları tesiriyle ve ünlü İdrisi Bitlisi’nin çaba ve himmetiyle, gönüllü olarak Osmanlı devletinin tarafına dönüp, o zamandan beri en büyük bölümü bu devletin yönetimi altında bulunmaktadır.

Yalnız doğu bölümü, daha sonra belirlenen sınır çizgisinin ötesinde kalıp,[25] mezhep değişikliğinden dolayı İranlılarla aralarında karşılıklı nefret bulunmakla birlikte, İran yönetimi altında bulunmaktadır.

(Kamusül Alam, Cilt 5, sayfa 3840-3843, yayın yılı: 1896).

Kaynak: Serbestî Dergisi, sayı 1, İstanbul, Kasım 1998, s.43-46

Sadeleştirerek transkripsiyonunu yapan: Mehmet Emin Bozarslan

__________________________


[1] Bu cümlede ve ilerdeki paragraflarda kullanılan Osmanlı İmparatorluğu deyişi, orijinal metindeki Memaliki Osmaniye”nin karşılığında kullanılmıştır. Osmanlılar döneminde “imparatorluk” deyişi ilgi görmediği için onun yerine, sözlük anlamı “memleketler”olan Arapça “melalik” deyişi kullanılmıştır. “Kamûs’ulA’lâm”da da Osmanlı imparatorluğu, “Memaliki Osmaniye” maddesiyle verilmiştir. Biz de “Memaliki Osmaniye”yi, günümüzde yaygın olan “Osmanlı İmparatorluğu” biçiminde çevirdik.

[2] Mamuretulaziz: Elaziz.

Sancak: Osmanlılar zamanında ilçe ile il arasında yer alan ve “mutasarrıf” denilen bir yönetici tarafından yönetilen bir yönetim birim.

[3] Mezopotamya: Dicle ile Fırat ırmakları arasında yer alan ve eski Arap coğrafyacılarınca “Elcezire” adıyla adlanıdrılan topraklar. Yazar da hem burada, hem de ansiklopedinin birçok yerinde o bölgeyi “Elcezire” adıyla almıştır. Ancak, söz konusu bölge günümüzde “Mezopotamya” adıyla bilindiği için, biz burada ve diğer maddelerde “Elcezire” adını hep “Mezopotamya” diye çevirdik.

Öte yandan, yazar burada ve “Kürdistan” maddesinin ilerdeki bazı paragraflarda bu toprakları Kürdistan’ın dışında göstermişse de, bu saptama, ancak Cezire”nin Araplarla meskûn olan en güney bölümü için geçerlidir. Orta ve kuzey bölümleri ise, Kürtlerle meskûn olduğu için, Kürdistan toprakları içindedir.

[4] Anlaşıldığına göre Kürdistan’ın uzunluğu ve genişliği konusunda o zaman bilgi eksikliği olduğu için burada böyle yazılmıştır. Gerçekte ise uzunluğu ve genişliği bu miktardan çok çok fazladır.

[5] Burada geçen, ilerdeki paragraflarda da bazen yer alan “soy” sözcüğü, orjinal metindeki “cinsiyet” sözcüğünün karşılığında kullanılmıştır. Arapça olan “cinsiyet” sözcüğü, Osmanlıcada hem bugünkü anlamda, hem de “aynı çeşitten olmak, aynı soydan olmak” anlamında kullanılırdı.

[6] Horasan: İran’ın bir eyaleti.

Belücistan: İran ile Pakistan arasında yer alan ve o iki devletçe bölünüp paylaşılmış olan bir ülke.

[7] Kürdistan’ın aslî sakinleri olmayan bu topluluklar Abbasi, Osmanlı ve Safevi dönemlerinde dışarıdan Kürdistan’a gelip yerleşmiş olan azınlıklardır.

[8] Burada gösterilen İran’la ilgili 7500 ve Kafkasötesi’yle ilgili 13000 sayılarının baskı yanlışlığı sonucu böyle çıktığı, doğrusunun 750.000 ve 130.000 olduğu ortadadır.

[9] Bu paragrafta Kürdistan’ın ovaları ve tarıma elverişli toprakları çok az gösterilmiştir. Oysa dağlık yerlerin dışında kalan ve halk arasında “fakir fukaranın anası” diye anılan Diyarbekir Ovası, Kürtçede “Beriya Mêrdinê” adıyla tanınan Mardin Ovası ve “Deşta Mûşê” denilen Muş Ovası, çok geniş ve verimli olan ovalardır. Başka ovalar da vardır.

[10] Taşyağı: Gazyağı. Osmanlılar zamanında böyle denilirdi.

[11] Medyalılar hakkındaki bu sanı, Medyalıların Kürt oldukları yolunda Kürtler arasında var olan yaygın kanıyla çelişmektedir. Kürtlerin eski tarihi, İran ve Medya ile ilişkileri konusunda çok ayrıntılı bir araştırma yazan Kürt tarihçi ve dilbilimcisi Halil Hayalî, bu araştırmasını 1919 yılında, “Kurdîyê Bitlîsî (Bitlisli Kürt) takma adıyla ve “Kürtler İranî Değil midir?” başlığı altında bir dizi yazı olara “Jîn” dergisinde yayınlamıştır. Bakınız: “Jîn”, cilt 4. sayı 18, 19, 20; Arap harflerinden Latin harflerine çeviren: M. Emîn Bozarslan, Deng Yayınevi, Uppsala-İsveç, 1987. Ve cilt 5, sayı 21; Arap harflerinden Latin harflerine çeviren: M. Emîn Bozarslan, Deng Yayınevi, Uppsalaİsveç, 1988.

[12] Keldanîler: Milâddan bin yıl kadar öncesine dek Basra Körfezinin batısında yaşamış bir halk.

[13] Herat: Afganistan’ın kuzeybatısında yer alan bir kent.

[14] Eksenofon: Günümüzde “Ksenefon” adıyla bilinen ve adı Batı dillerinde “Xenephon” biçiminde yazılan ünlü Yunan yazar. M.Ö. 427355 yılları arasında yaşamıştır. Burada sözü edilen anılarının yeraltığı ünlü kitabının adı, “On Binlerin Dönüşü” anlamına gelen “Anabasis”tir.

[15] Ceyhun ve Seyhun: Orta Asya’da iki ırmak. Ceyhun’a “Amuderya”, Seyhun’a “Siriderya” da denir.

[16] Burada sözü edilen “İslâmî dillerimiz’den maksadın Arapça, Farsça ve Türkçe olduğu anlaşılıyor.

[17] “Şahname”: Firdevsî tarafından yazılan ve İran’ın Arap fethine kadarki eski dönemlerini konu alan ünlü kitap, Şairin şiirsel olan ve Fars ulusal destanı olarak bilinen bu kitabı 36 yılda yazdığı söylenir.

[18] “Kızılbaş”lardan maksat Alevilerdir. Aslında bu sözcüğün “Alevi”anlamında kullanılması yanlıştır. Çünkü bu OsmanlıSafevi savaşları sırasında, başlarına kırmızı bant saran İran askerlerine Osmanlılarca verilmiş olan bir addır; o da tarihte kalmıştır. Ölümsüz Ehmedê Xanî de, Kürt ulusal destanı “Mem û Zîn”de, bu sözcüğü, Botan Beyi”nin ağzından savaşla ilgili olarak kullanmıştır. Ünlü Kürt şair ve yazarı Hejar da, o sözcüğü, “Safevîler zamanındaki silahlı”diye tanımlamıştır. Bu nedenle, o sözcüğün Alevîler için kullanılması yalnıştır. Biz, “Mem û Zîn”in yeni baskısında bu sözcük üzerine uzunca bir dipnot yazdık. Bakınız: “Mem û Zîn”, sayfa 383, dipnot sayısı 378; Wergêrê tîpên Erebî û Kurdîya xwerû: M. Emîn Bozarslan, Weşanxana Deng, Uppsalaİsveç, 1995. Ve “Mem û Zîn”, safya 212, dipnot sayısı 191; Kürtçeden Türkçeye Çeviren: M. Emin Bozarslan, Deng Yayınları, İstanbul 1996.

[19] Burada Diyarbekir ve Musul’un da Kürdistan’ın kenarına ve dışına rastlayan kentler arasında gösterilmesinin, bilgi eksikliği sonucu yapılan bir yanlışlık olduğu anlaşılmaktadır. Belki de Osmanlı resmî makamları, yazara mahsus olarak bu yanlış bilgiyi vermişlerdir.

[20] Nineva: Musul yakınlarında buluna Asurî başkenti. M.Ö. 612 yılında Medyalılarla Babillilerin ortak saldırısı sonucunda düşmüştür.

[21] Kadisiye: Irak’ın Necef kentinin batısında düşen ve 635 yılında Arap İslâm ordusuyla Sasanî ordusu arasındaki savaşla ünlenmiş olan bir yer. O savaş, Sasanî ordusunun yenilgisiyle sonuçlanmış, öylece İran, Araplar tarafından fethedilmiştir.

[22] “Kürdistan, egemenlik ve nüfuzlarının dışında kalmıştır” demek istiyor.

[23] “Kürdistan çiğnenmiştir” demek istiyor.

[24]Bu cümledeki “taş çıkartan”deyişi, orjinal metindeki “kapak koyan” deyişinin karşılığında kullanılmıştır. Anlaşılan, Osmanlılar zamanında böyle durumlarda o deyiş kullanılırdı.

[25] Burada sözü edilen sınır çizgisinden maksat, Kürdistan’ı bölüp paylaşmak amacıyla, 1639 yılında Osmanlılarla İran arasında imzalanmış olan ünlü Kasrı Şirin Antlaşması’dır.

—————–

Şemseddin Sami (Fraşeri), (1 Haziran 1850 Frashër (Arnavutluk) – 5 Haziran 1904 İstanbul), Arnavut asıllı Osmanlı yazar, ansiklopedist ve sözlükçü. Türk harfleriyle yazılan ilk Türkçe roman olan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın (1872), ilk Türkçe ansiklopedi olan Kamus-ül Alam’ın (1889-1898) ve modern anlamdaki ilk geniş kapsamlı Türkçe sözlük olan Kamus-ı Türkî’nin (1901) yazarıdır. Ayrıca Kamus-ı Fransevî adlı Fransızca ve Kamus-ı Arabî adlı Arapça sözlükleri kaleme almıştır.

Ağabeyi Abdül Fraşeri ile birlikte, Latin ve Yunan harflerini kullanan ilk Arnavut alfabesini geliştirmiş (1879) ve Arnavutça bir gramer kitabı yazmıştır (1886). Kardeşi Naim Fraşeri, Arnavut milli şiirinin kurucusu olarak kabul edilir. Galatasaray Spor Kulübü’ nün kurucusu Ali Sami Yen’in babasıdır.

——————-
Harita: 1893 yılında yapılmış resmi Osmanlı Haritası’nda Kürdistan bölgesi.

[“Kamusu’l-Alam” eserinin Kürd ve Kürdistan maddelerini içeren 5.cildi 1896 yılında osmanlı türkçesi ile yayınlanmış. Yukarıda latin harfli ve dili sadeleştirilerek yayınlanan bölüm ise Serbesti Dergisi’nin 1998 Kasım ayında çıkan ilk sayısında yayınlanmıştır.]



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir